Taklitten Uzak Kalmak!

Mevlana; "dün dünde kaldı can cağazım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" der. Der de, hangi birimiz yeni şey söyleriz? Başkalarının sözlerini tekrar etmekten başka? Ne zaman; "Benim de düşüncem şu, ben, böyle düşünüyorum, bu husustaki fikrim şu merkezde..." deme durumunda değiliz! Hep alıntı yaparız, sanki araştırma-inceleme kitabı yazıyor gibi!

Aklımızın gerisinde; "eğer ben fikrimi söylersem, el ne der? düşüncesi yatar! Hep, el ile yatar, el ile kalkarız! Ne zaman; "Allah ne der?" diyeceğiz? ne vakit; "Bu gün Allah için ne yaptım?" sorusunu soracak ve olumlu cevap alacağız?

Taklit bize zarar verdi ve zarar veriyor! Bir türlü kendimiz olamadık, kendimizi bulamadık! Kimliğimizi, kişiliğimizi kaybettik!

Dost meclislerinde, arkadaş toplantılarında, aileler arasında; çok konuşuruz, çok laf üretiriz, ama bir türlü bunları eyleme, icraata dökmeyiz.

Hele bir konuşmaya başlayalım, sanki karşıdan bakan bizi bir şey zanneder! Bu, dini bir konu olursa işin şekli daha da değişir. O zaman; bir din görevlisi, bir din uzmanı, bir müftü konumuna yükseltiriz kendimizi! Eğer uygulamalarımız konuşmalarımız gibi olursa o vakit muazzam bir insan olmuş oluruz. Ama iş öyle değil! Daima maske takıyor, tavırlarımızı maskeliyoruz! Bunun için kaybediyoruz, bunun için zarardayız!

Neden böyle oluyor? Niçin kendimizi teste tabi tutmuyoruz? Niçin samimiyetten uzak kalıyoruz? Samimi olmak o kadar zor mu? Samimi olmamak bir kader mi? "bugün Allah için ne yaptık?” sorusunu sormak zorundayız. Hani bir esnaf, bir ticaret erbabı; akşam olunca kasa kontrolü yapar; "kârda mıyım? Zararda mı?” diyerek hesap yapar, zira bir zarar durumu söz konusuysa, ertesi gün bunu telafi etmenin yollarını arar. Bu, bir ticarethane için böyle oluyor da, kendi varlığımız ve bize emanet olarak verilen vücut emaneti için niçin olmasın? Geçici dünya hayatında durmadan hesap yapıyoruz da, ebedi, kalıcı olan Âhiret hayatı için neden hesap yapmayalım?

Aklımızı, düşüncelerimizi, beynimizi bizi ilgilendirmeyen, bize ve topluma yararlı olmayan şeylerle meşgul ediyor, daha doğrusu yoruyoruz! Bunun adına İslâmî literatürde, "mâ lâ ya'ni” deniyor. İnsanın insanlığı, olgunluğu; lüzumsuz şeylerle meşgul olmamasından belli olur. Mevlana öyle diyor ya; "her söze itibar etmem, bir söze bakarım söz mü diye, bir de adama bakarım adam mı diye” derken bize bazı ipuçları veriyor adamlık konusunda.

Beş şey gelmeden, beş şeyin kıymetini bilmek zorundayız; yaşlılık gelmeden, gençliğin; meşguliyet gelmeden, boş vaktin; ölüm gelmeden, hayatın; fakirlik gelmeden, zenginliğin; hastalık gelmeden, sağlığın.

Hayat; hızla giden bir trene benzer. Tren bazen çeşitli kaza riskiyle karşılaşır; eğer trende kuvvetli bir fren tertibatı yoksa yandığımızın resmidir! Uçuruma düşmek, hayatımızın kararması olasıdır. Bize fren görevi gören kuvvet, iman ve inançtır. İmandan, inançtan mahrum olanların hayatının değeri yoktur! Onlar için hayat; yemek, içmek, eğlenmek, gezmek, dünyadan kâm almaktan ibarettir! Onlara göre ölümün de bir anlamı yoktur! Böyle olanlara Tahirü'l Mevlevi şöyle diyor;

"Eli boş gidilmez gidilen yere,

Rabbim boş gelmedim suç getirdim.

Dünyalar çekemezken bu ağır yükü,

İki büklüm sırtımda pek güç getirdim.”


Yazarın Diğer Yazıları