DOLAR
44,21
EURO
51,21
STERLİN
59,20
GRAM
7.364,71
ÇEYREK
12.160,11
YARIM ALTIN
24.239,15
CUMHURİYET ALTINI
48.271,95
Bekir Şahin
Bekir Şahin
bsahin@yenikonya.com.tr
02 Mart 2026 Pazartesi günü yayınlandı
DİĞER YAZARLARIMIZ

Dağın Ortasında Bir Mahalle: Erenköy (Sultanü’l Vâizîn Tahir Hoca’ya vefatının 15. Yılı Notu)

 

 

Şehir dediğimiz şey, hepimizin sandığı kadar "imar planı” değil aslında. Biraz niyet, biraz dua, biraz da birlikte çekilmiş zahmettir. Konya'da bunun en güzel örneklerinden birini, çoğumuzun yanından arabayla geçip gittiği bir yerde, "dağın ortasında kurulmuş bir mahalle”de buluyoruz: Erenköy.

Bugün tabelalarda sıradan bir mahalle adı gibi duruyor. Ama hikâyesini açınca, karşımıza hem bu şehrin yakın tarihinden bir kesit, hem de Sultanü'l Vâizîn Tahir Büyükkörükçü'nün pek bilinmeyen bir cephesi çıkıyor.

Apartman mı, Mahalle mi?

1960'ların sonu… Türkiye'nin dört bir yanında köyden kente göç var. Şehirler büyüyor, apartmanlar yükseliyor. Konya da bundan payını alıyor. O dönem bazı iyi niyetli insanlar, "Hadi biz de bir araya gelelim, apartman yaptıralım.” diye düşünmeye başlıyorlar.

Tam bu noktada işin içine Tahir Hoca giriyor. Meseleye, sadece "daha rahat otururuz, daha yeni olur” diye bakmıyor. Soruyu başka yerden soruyor:  

"Biz nasıl bir hayat istiyoruz? Çocuklarımız neyi görerek büyüsün? Komşuluk, selam, mescit hayatın neresinde olsun?”

Sonunda şu karara varılıyor: Şehrin merkezinde apartman yerine, şehrin biraz dışında, bahçeli, müstakil evlerden oluşan bir mahalle kuralım. Yani "dağın ortasında bir mahalle…”

Bugünden bakınca romantik gelebilir, ama o günün şartlarında ciddi bir risk. Çünkü seçilen yerin ne elektriği var, ne suyu, ne yolu…

33 Dönüm Cesaret

1969 yılında yaklaşık 33 dönümlük bir arazi alınıyor. Bugünün yatırımcı gözüyle bakarsanız, "Ne işiniz var burada?” denecek bir yer. Ama oraya bakan göz, metrekare değil, gelecek görüyor. Çocukların sokakta oynadığı, komşuların kapı önünde sohbet ettiği, sabah namazından sonra mescitte buluşulan bir mahalle hayali var ortada.

Erenköy'ün hikâyesi biraz da bu yüzden basit bir "şehircilik” değil, derin bir "medeniyet” hikâyesidir.

Su Yollarını da Mahalle Kazdı

Su yok… Çözüm: Kanal kazılacak, hat çekilecek, üç çeşme yapılacak. Kim yapacak? Mahalleli. Kürek sallayan da, toprak taşıyan da bu mahallenin insanları. Çeşmelerin başı, kısa süre içinde sadece su içilen yer olmaktan çıkıyor; mahallenin kalbinin attığı, dedikodu değil, dertleşme yapılan, çocukların şenlendirdiği mekânlar hâline geliyor.

 

Elektrik yok… Trafoyu taksitle alıyorlar. Direkleri, hatları hep birlikte çekiyorlar. İlk zamanlar sokak lambalarının yakılıp söndürülmesi bile takip edilmesi gereken bir iş. Bugün otomatik yanan lambalarımıza bakarken, o günün el emeğini, alın terini unutmamak lazım.

Yol yok… Organize Sanayi'den kum getiriliyor, iş makineleri ayarlanıyor, yollar mahallelinin gözü önünde "yoktan var ediliyor.” Şimdi arabayla iki dakikada geçtiğimiz o yolların altında, aslında bir mahallenin imecesi yatıyor.

Mescit: Erenköy'ün Kalbi ve Duvarlarındaki İmza

Elbette mescitsiz mahalle olmaz. Erenköy'de de ilk mescit, her şeyin ortasında, biraz da her şeyin üstünde bir yere oturuyor. Orada sadece namaz kılınmıyor. Sabah namazından sonra tefsir dersi, yatsıdan sonra sohbet, arada istişare toplantıları…

 

Bir de işin pek bilinmeyen ama çok anlamlı bir tarafı var: Bu caminin içindeki yazılar. İş en sonunda "Duvarlara ne yazalım, hatları kim yazsın?” noktasına gelince, kolay olanı yapıp hazır levhaya ya da sıradan bir yazıya razı olmuyorlar. İstanbul'a gidiliyor; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Kur'an alfabesini, klasik hat çizgisini taşıyan büyük üstat Hattat Hamid Aytaç'ın kapısı çalınıyor. Levhaları o istif ediyor.

Böylece Konya'da Kadınhanı Tekke Camii'nden sonra, o günkü resmî adıyla "Sille Erenköy Camii”nin yazıları da Hamid Aytaç'ın imzasını taşıyor. Dağın ortasında kurulan mütevazı bir mahalle camisinin içine, İstanbul'un, hatta Osmanlı'nın hat hafızasından bir damar bağlanıyor. Bugün geriye dönüp bakınca insan, "Bu levhalar, hem mahallenin bereketi, hem de gelenekli sanatların geleceği için edilmiş bir duadır.” demeden edemiyor.

Bu hattın Konya'daki devamını da biliyoruz: Hamid Hoca'nın talebelerinden Hattat Hüseyin Öksüz… Onun atölyesinden, ders halkalarından onlarca genç hattat yetişti. Bugün Konya'da sergilerde gördüğümüz, duvarlarımızda yer bulan pek çok güzel hat levhasının arkasında bu silsile var. Erenköy Camii'nin duvarlarına asılan o ilk levhalar, farkında olmadan şehirde güzel sanatların ve gelenekli hat sanatının canlanmasına da kapı araladı diyebiliriz.

Mahallenin mescidi böylece sadece namaz kılınan yer olmaktan çıkıyor; hem sözün hem çizginin, hem duanın hem estetiğin buluştuğu bir merkeze dönüşüyor. Tahir Hoca'nın kürsülerde anlattığı "İslam kardeşliği” de, Hamid Aytaç'ın kaleminden çıkan ayetler de, orada aynı kubbenin altında buluşuyor.

 

Kadınların Sessiz Emekleri

Bu hikâyenin bir de görünmeyen kahramanları var: Erenköy'ün kadınları. İnşaat sürecinde destek, yeni taşınanlara "hoş geldin”, komşuluk ilişkilerinin ilk adımı, çocukların kaynaşması… Hepsinde onların payı büyük.

Belki hiç mikrofon tutmadılar, kürsüye çıkmadılar, fotoğraflarda arkada kaldılar ama mahallenin ruhunu onlar dokudular. Bugün hâlâ Erenköy dendiğinde yüzü tebessüm eden yaşlı teyzelerin gözlerinde, o ilk yılların yorgunluğu kadar huzuru da okunur.

Asfalt Geldi, Hafıza Kaldı

1980'lerden itibaren Erenköy de değişiyor. Asfalt yollar dökülüyor, elektrik şebekesi yenileniyor, nüfus artıyor. Bahçeli evlerin yanına yeni binalar ekleniyor. Bir zamanlar "şehrin dışı” sayılan yer, bugün Konya'nın içinde kalmış durumda.

Ama şunu teslim etmek gerekir: Asfalt, hafızayı tamamen silmiyor. Çeşme başı sohbetleri, mescitli akşamlar, imeceyle dikilen direkler, hâlâ dilden dile dolaşıyor. Erenköy'ün hikâyesi, bir nesilden diğerine aktarılıyor.

 

Tahir Hoca Ne Yaptı?

"Peki, bütün bunların neresinde Tahir Büyükkörükçü var?” diye sorabilirsiniz. O, bu hikâyenin hem öncüsü, hem de arka plandaki gölgesi.

- Apartman mı, mahalle mi tartışmasında, "mahalle” diyen tarafta durdu.  

- Erenköy'ü sadece evlerin yan yana sıralandığı bir yer olarak değil, bir "değerler topluluğu” olarak düşündü.  

- Mescidi merkeze alan, komşuluğu dirilten, çocuklara nefes alacak sokaklar bırakan bir modeli destekledi.  

- Camisinin duvarlarına Hamid Aytaç'ın hattını, şehrin gönlüne ise Hüseyin Öksüz ve talebeleri üzerinden sürecek bir sanat çizgisini emanet etti.

Belki eline mühendislik cetveli alıp plan çizmedi ama gönlündeki mahalle tasavvurunu, o günün şartlarında mümkün olduğu ölçüde hayata taşımaya çalıştı. Vefatının on beşinci yılında Erenköy'e şöyle uzaktan bakan herkes, onun bu niyetinin iziyle karşılaşır.

Bugüne Düşen Pay

Bugün Konya'da yeni mahalleler kuruluyor, yeni siteler yapılıyor. Her şey hesaplanıyor: Otopark sayısı, daire metrekareleri, peyzaj, kapalı otopark, sosyal tesis… Bunların hepsi güzel. Ama bazen insan sormadan edemiyor:

- "Mahalle tasavvuru” hesapta nerede?  

- Çocuğun oynayacağı sokak, komşunun selam vereceği kapı, mescidin etrafında toplanacak cemaat bu planların neresinde?  

- Duvarlara asılacak bir ayetin hattını düşünürken, Hamid Aytaç'tan Hüseyin Öksüz'e uzanan çizgiyi hatırlıyor muyuz?

Dağın ortasında kurulan o mütevazı mahalle, duvarlarında büyük bir hattatın imzasıyla birlikte bize hâlâ şunu fısıldıyor: Şehir, sadece betonla değil; niyetle, vefayla, estetikle ve ortak sorumlulukla kurulur. Gerisi biraz gürültü, biraz da toz duman…

Belki de bugün yapmamız gereken, şöyle bir soluklanıp kendi kendimize sormaktır:  

"Biz, kendi Erenköy'ümüzü ve kendi hattımızı, hangi dağın ortasında kuracağız?”


Yazarın Diğer Yazıları