Esnaf ve Zenaatkârların Örgütlenmesi

Birgi'ye geldiğimizde ve buradan sonra gittiğimiz Tire 'de, Manisa 'da, Balıkesir'de, Bursa 'da, Geyve'de, Yenice'de, Göynük'te, Mudurnu'da, Bolu'da ve Kastamonu'da da daima ehl-i zenaatın konuğu olarak Ahi zaviyelerinde kaldık. Kastamonu'da iken, buranın köylerinin birinde çevrenin en güzel zaviyesine indik. Kurucusu Fahreddin, büyük bir emirdi. Buradan hareket ettikten sonra ikinci gece, bayındırlıktan ve nüfustan yoksun, yüksek bir dağ üzerinde kurulmuş olan bir tekkeye indik ki Kastamonu halkından ve saygın Ahilerden Nizamüddin 

adında birisi kurmuş. Vakfettiği köyün geliri ile gelen giden yolcular ağırlanıyormuş.

 

Sözün kısası, ben yeryüzünde Ahilerden daha ileri düzeyde iyi işler ve iyi davranışlar gösteren kimseleri tanımadım. Bunları bulundukları çevreye hem saygınlık hem yardım ve kolaylık saçarlar. Açları doyurmaya, herkesin gereksinimini karşılamaya can atarlar. Zorbaların kökünü kazırlar. Zalimleri ve böylelerine yandaşlık edenleri yaşatmazlar." 

 

Ahilerin siyasal ve ekonomik etkinlikleri 14. yy'da da sürdü. Öyle ki, Osmanlı Devletinin kuruluşunda, Ahiliğin birinci sırada etkili olduğunu ilk Osmanlı kronikleri açıkça vurgulamaktadır. Söz gelimi, Osman Bey'in en yakın danışmanı ve kayınpederi Edebali, bir Ahi şeyhi idi. 

 

Osman Bey'e, oğluna ve torununa vezir, beylerbeyi olarak hizmet edenler arasında, Ahiler vardı. Orhan Bey'in, Bursa Ahilerinin desteğini alamadığı için bir süre Keşiş Dağına çekildiği, fakat daha sonra bu desteği sağlayarak beylik tahtına oturduğu, kendisine Ahiliğe ait "İhtiyarüddin" sanının verildiği, Murad Bey'in ise şed kuşandığı biliniyor. 

 

Esnaf ve zenaatkâr birlikleri olma niteliği 15. yy. ortalarında büsbütün belirginleşen Ahiliğin öngördüğü kurallara göre bir zenaati öğrenmek için usta önünde diz çöküp öğrenmeye başlayan ve "şakird" / çırak denilen adayların uzun bir süreçte becerilerini, sabırlarını, din, ahlak ve meslek kurallarına bağlılıklarını fiilen kanıtlayıp "kalfa"lık sürecinden de geçerek en son şed kuşanıp yeni bir iş yeri açabilecek aşamaya gelmeleri koşuldu. Bütün bu aşamalarda iki hedeften biri zenaati öğrenmek, diğeri Ahilik / fütüvvet eğitimi terbiye almaktı. 

 

Bu amaçla fütüvvetnameler arı Türkçeyle yazılıyordu, Yahya bin Halil Şuban'ın fütüvvetnamesinde şöyle deniliyor: "Gördüm ki fütüvvet kapusunda oturub fesvasıyla amel eden yiğide ve ahiye ve şeyhe bir sahih fütüvvet nâme yokdur ki güçleri yetdüğünce bilüb öğrenüb amel edeler. (...) Diledim ki kaadir olduğum mikdarı fütüvvet ilmini beyan kılam. İlim-i tefsirden ve hadisden ve kısas ve tezkiretü'l-evliyadan ve Hazret-i Aleyhisselâmın menakıbinden ve esrarü'l- ârifinden ve dahi enva'-ı dürlü kitablardan gereklüsün çıkardım, yazdım şöyle ayan ve beyan kıldım ki şeyhin ve Ahinin ve yiğidin yolu nedür ve fütüvvet nedür.(...) Arab dilinden Türki'ye döndürdüm. Anınçün Türki dilince yazdım ki âsan ola.(...) Zira ili ve kavmi Türkî bilürler. Biz dahi anınçün Türkî beyan kıldık.(...) ve dahi ehl-i fütüvvet oldur kim kıyamet gününde kimesne andan hak da'va etmeye(...) Kişiyi fesad işlerden men' eyleye eyi yola kılavuzlaya ve şer yolları terk etdüre. (...) Mesela fütüvvet bir ağacdır. ol ağacın kökü imandır, yani inanmakdır. Ol ağacın özdegi Hakk teâlâ yoluna ihsan kılmakdır. Ve ol ağacın budakları sıdk u safadır ve hidayet ve emanet saklamakdır. Ve ol ağacın yaprakları, ödü hayadır ve kerem-i mürüvvetdir ve ol ağacın yemişi ma'rifetdir(...) Pes imdi yigide ve Ahiye ve şeyhe lâzımdır ki fütüvveti okuyub amel ede.(...) 

 

Şeyhlik ve ahilik ve yigidlik bir nice dürlüdür. Bir dürlüsü budur ki, yigidlik bir nesneye heves etmeğe derler. Ahilik ol işe başlamağa derler, şeyhlik ol şeyi tamam etmeğe derler." 

 

Fütüvvetnamelerin ortaya koyduğu ortak noktaların bir idealler yelpazesi oluşturduğu dikkati çekiyor. 


Yazarın Diğer Yazıları