Recep Öğütçü
Recep Öğütçü
recepogutcu@yenikonya.com.tr

Ayasofya Ve Bağımsızlık

20 Haziran 2020, C.tesi günü eklendi.

29 Mayıs 1453 İstanbul'un fethi dolayısıyla her yıl olduğu gibi bu yıl da kutlamalar yapıldı. Fetih, bu yıl daha bir anlamlı kutlandı, Ayasofya'da Fetih suresi okundu, dualar edildi, mesajlar verildi. İster istemez Ayasofya'nın ibadete açılması gündeme geldi, Hükümet cenahında Danıştay'da açılan davanın sonucunun belenmesi kararı alındı. Bizzat Sayın Cumhurbaşkanı bu konuda parti grubuyla istişareler yaptı, araştırılmasını istedi, ilk defa kararlı mesajlar verdi, hırlayan Yunanistan'a "otur oturduğun yerde, haddini bil” dedi.

Evet, 1935'de Ayasofya'nın bir oldu bittiye getirilerek bir bakanlar kurulu kararıyla müzeye çevrilmesinden bu tarafa seksen beş yıl geçti, Ayasofya Müslümanların özellikle Türkiyeli Müslümanların gündeminden hiç düşmedi. Başta Necip Fazıl gibi mütefekkirler, yazarlar, çizerler, konferanslarında, yazılarında, bir kısım siyasiler söylemlerinde hep Ayasofya'nın ibadete açılacağını, açılması gerektiğini ifade ettiler, bu bilinci diri tuttular, bu ağır görevi hatırladılar, hatırlattılar ve yöneticileri uyardılar. Aksi halde 85 yıldır Fatih Sultan Mehmet Han'ın bedduası bu milletin üzerinde duruyor, belki o yüzden iki yakamız bir araya gelmiyor, üzerimizden kaza- bela eksik olmuyor.

Evet, bu milletin kahir ekseriyeti Ayasofya camiinin ibadete açılmasının özlemi içindedir. Ayasofya'da beş vakit ezanlar okunduğu gün bu milletin bayramı olacaktır. Ayasofya tıpkı Mescid-i Aksa gibi siyaset üstüdür, milli bir davadır, milli bir özlemdir. Ayasofya'nın müze olarak kalmasına bu bigane kalamazdı ve kalmadı, 1935 yılında yapılan bu yanlışın cezasını 1950'de CHP'yi iktidardan alarak kesti. Demokrat Partiyi acaba Ayasofya'yı ibadete açar mı diye iktidara getirdi. Ama bu günlere kadar hiçbir hükümet el atamadı. Demek ki bir cıs vardı, gizi bir el Ayasofya'ya dokundurtmuyordu. Habuki bu ümmetin üzeride tarihi- manevi, hukuki bir sorumluluk vardı, Fatih Sultan Mehmed'in iki eli yakamızdaydı. Ebulfetih Muhammed Han, bizzat parasını (55 000 altını) cebinden ödeyerek kendi adına kurduğu vakfa devretmiş, İstanbul'un fethinin sembolü ve kılıç hakkı olarak camiye çevirmiş, vakıf senedinde Ayasofya Cami-i Kebiri olarak tescilini yapmış, ebedi olarak cami kalmasını vasiyet etmiş, cami dışında başka amaçla kullananlar için "Allah'ın, meleklerin ve bütün ümmetin laneti üzerlerine olsun, cennet yüzü görmesinler” diye beddua etmişti. Dolayısıyla bu ümmetin, özellikle bu milletin Fatih'e karşı ağır bir mesuliyeti vardır. Seksen beş yıldır bu utancı yaşamaktayız ve bu yükün altında ezilmekteyiz.

Evet, 1935'den beri bu milletin başına gelen her belada bu bedduanın, bu yerine getirilmeyen vasiyetin, vakıf malına yapılan tecavüzün payı vardır. Zira Fatih Sultan Muhammed Han sıradan bir padişah değildir. Hazreti Peygamberin övgüsüne mazhar olmuş, kalp gözü açık, velayet makamında bir kuldur, dolayısıyla duası da, bedduası da makbuldür. Onun bedduasını alan millet payidar olmaz, onu vasiyetine sırt çeviren kudret sahipleri vebal altındadır ve zalim hükmündedir. İnancımıza göre bir vakıf malına tecavüz edenler, onu başka amaçla kullananlar asla iflah olmazlar, o insanların taç ve tahtları yerle bir olur. Vakıf malı karışan bir mal asla sahibine hayır etmez. Hele Hazreti Peygamberin övdüğü bir padişahın vasiyetini yerine getirmemek, onun bedduasına maruz kalmak yıkıma ve felakete sebep olur.

Ayasofya, bu toprakların, bu devletin bağımsızlığının alamet-i farikasıdır. İstanbul'un fethinin sembolü ve Fatih'in kılıç hakkıdır. Bu hakka saygı duyamazsak Allah İstanbul gibi bir nimeti, eşi bulunmaz bir inciyi elimizden alır. Pekiyi, bugün bağımsız değil miyiz? Maalesef Ayasofya ibadete kapalı kaldıkça bağımsızız diyemiyoruz.

29 Ekim 1923'de Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı mirası üzerine kurduk ve Lozan muahedesiyle bugünkü sınırlarımızı çizdik, bağımsız bir devlet olduğumuzu sandık. Ayasofya'nın müze yapılmasından ve bugüne kadar ibadete kapalı olmasından anlıyoruz ki tam bağımsız değiliz. İstiklal savaşı öncesi ve sonrası Lozan antlaşması esnasında Batıya verilmiş sözler, gizlenmiş maddeler var mıydı, bilmiyoruz. Bir bildiğimiz varsa o da, Batı karşında hep ezik durduk, yeni sistemi kurarken bağımsız hareket edemedik. Hala kanun yaparken, siyasi kararlar alırken "Batı ne der” diye tedirginlik duyuyoruz, o psikozu üzerimizden atamadık.

Evet, henüz tam bağımsız değiliz. Belli ki İstiklal savaşı günlerinde ve Lozan'da Batıya verilmiş sözler var. Evet, verilmiş sözlerin olduğunu 3 Mart 1924 halifeliğin kaldırılmasından anlıyoruz. Virgülüne, noktasına dokunmadan Batıdan aldığımız kanunlardan anlıyoruz. Bin yıllık kültürel birikimimiz, kendimize ait mecellemiz, hukuk sistemimiz varken, Batıdan aldığımız ceza hukukundan, medeni hukuktan anlıyoruz. 1935'de ibadete kapattığımız, müzeye çevirdiğimiz, bir daha da ibadete açamadığımız Ayasofya Camiinin kapalı durmasından, mahzun halinden anlıyoruz. Verilmiş sözleri, 1937 yılında Anayasamıza laiklik ilkesinin girmesinden, 4000 civarında caminin satılmasından ve yıkılmasından, yıllarca yaşadığımız başörtüsü yasaklarından ve kılık- kıyafet dayatmasından anlıyoruz. Verilmiş sözleri bugünlere kadar kendi silahımızı ürettirmediklerinden anlıyoruz. Evet, batının bize çizdiği çizginin dışına bugünlere kadar çıkamadık. Rahmetli Menderes ve Rahmetli Özal bu çizgiyi aşmaya kalktı, canlarıyla ödediler. İlk defa Ak Parti hükümeti ve onun başındaki Sayın Erdoğan bu çizginin dışına çıkma cesareti gösterdi, çizgiyi aşan birçok hamleler yaptı. Evet, Sayın Erdoğan, Batının çizdiği sınırları zorladı, hatta aştı. Örnek olarak, İsrail'in başkanına "one minute” diyebildi, BM genel kurulunda "dünya beşten büyük” diyebildi, NATO'nun bunca engellemelerine ve baskılarına rağmen yüzde yetmiş oranında kendi silahını yaptı, İHA'lar ve SİHA'lar üretti hatta satmaya başladı, Rusya'dan S-400 füze bataryalarını aldı. Kendi milli silahıyla sınır dışı harekatlar yaptı.

Evet, Ayasofya'yı ibatede açtığımız, Fatih'in vasiyetini yerine getirdiğimiz, kanunlarımızı kendi kültürel değerlerimize ve inancımızın gereklerine göre tanzim ettiğimiz, laiklik ilkesini din karşıtlığı değil din hürriyeti olarak anladığımız, inancımız üzerindeki baskı ve yasakları tam olarak kaldırdığımız zaman tam bağımsız olduk diyebileceğiz. Bu konuda epeyce yol aldık ama daha alacağımız çok mesafe var. Sayın Erdoğan'da bu dava şuuru ve bu cesaret fazlasıyla var. Yeter ki millet olarak arkasında duralım, içimizdeki küçük bir azınlığın bağırmalarına aldırmayalım. Evet, biz bize yeteriz, bize giydirilen deli gömleğini yırtar atarız.
Yorumlar
Personel Alımı ve Diğer İlanlar için Tıklayınız
SON DAKİKA HABERLERİ