CUMHURİYET TARİHİNİN YÜZ KARASI “12 EYLÜL DARBESİ”

Değerli tarih dostları aradan geçen 43 yıllık süreye karşın yaşamış olduğumuz büyük ihanet sürecinin izlerini üzerimizden hala silemedik. Ancak diğer taraftan yeni yetişen neslin yakın tarihin travmalarına karşı ilgisizliği ve bilgisizliği de bizim yüreğimizi dağlayan bir başka gerçek. Bu nedenle her yıl dönümünde 12 Eylül darbesinin dramatik arka planını aktarmaya devam ediyorum.

Bakın bu dönemde hapse düşen insanımız ifadelerine ve siz karar verin bu darbenin ne kadar ülke selametini gözeten bir akla sahip olup olmadığına:

 

  • Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde 8 yıl geçiren Selahattin Bulut'un: Diyarbakır Cezaevinde 5 kişi kendini asarak 4 kişi de yakarak intihar etti. Ferman Öztürk, (Metris) cuntacıların sağcı solcu ayrımı yapmadan işkence yaptığını vurguladı. "Karşı hücrede yatan Akıncı genci gözümün önünde döve döve öldürdüler, benim cinsel organımı dağladılar, avret mahallimde sigara söndürdüler. ‘Allah'ım yardım et' diye bağırınca bir albay Allah burada yok, Kenan Paşa var. Yalvaracaksan ona yalvar' diye kahkaha atıyordu” şeklinde konuşan Öztürk, Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcısı Binbaşı Recep Sözen'in kafasına kül tablasıyla vura vura imzalattığı ifade tutanağı yüzünden 16 yıl hapis yattıktan sonra "Pardon, suçsuzmuşsun” denilerek tahliye edildiğini söyledi.
  • Gayretepe Emniyet Müdürlüğü'nde gözünün önünde bir genç kıza yapılan işkenceyi unutamadığını söyleyen Öztürk, "Gayrettepe'de kaldığım 140 gün boyunca karşılaştım en kötü manzara kadınlara uygulanan işkence biçimiydi. Gencecik kızları çırılçıplak soyup jopla tecavüz ediyorlardı. Üniversite talebesi bir kızın çığlığı hâlâ kulaklarımda. Kızcağızı soyup askıya astılar. Yalvarışlarına aldırmadan göğüslerine ucunda kıskaçlar olan bakır kabloları bağlayıp elektrik verdiler” dedi.
  • Havalandırmanın ortasında bir kanalizasyon çukuru vardı, kapaklıydı. "Kapağı alın” deniliyordu, kapağı alıyorduk. Bütün boklar oradaydı. "Tek tek hepiniz o bok çukurunun içine girip, tepenize kadar içinde battıktan sonra çıkacaksınız” diyorlardı ve tek tek hepimizi o bok çukuruna batırıyorlardı; sonra, "Kontrol edeceğim, kimin yüzünde, saçında bok az bulunuyorsa o benden çok çeker” diyordu. Neticede "70 boklu insan” olarak havalandırmanın ortasında toplanıyorduk ve o durumda tek tek içeriye alınıyorduk; gardiyan kapıda bekliyordu; kimin yüzünde, saçında, üstünde bok az olsaydı, dövüyordu, falakaya yatırıyordu, olmadık işkenceler yapıyordu. Bazen de tek değil de, "Koğuşa girin ve sayım düzeninde esas duruşta bekleyin” diyordu ve gelip koğuşun ortasında kimin üstünde bok var, kimde yok diye kontrol ediyordu. Bu durumlarda gardiyan gelmeden önce, saçı yüzü iyi bok tutmamış birisi bulunsaydı hemen yanındaki arkadaşın saçından bir miktar alıp kendi saçına yüzüne sürüyordu. Çok berbat bir şeydi! Bazen birbirimizin saçından bok kaçırıyorduk!..
  • Yıkanmak yasaktı. Diyarbakır Cezaevi'nde sular akmıyordu, vanalar kapalıydı, o boklar üstümüzde kururdu; üstümüz başımız bok içinde yataklara girerdik; yatak, nevresim, çarşaf, elbiselerimiz, bütün her şey bok kokardı. Çok terlerdik, o ter kokusu bok kokusuna karışıyordu... Koğuşlar 20 kişilikti, duruma göre bazen 40, bazen 50, bazen 70 kişi kalıyorduk;
  • Çok kısa bir sürede Diyarbakır Cezaevi'nin tümünü bit sarmaya başladı. Artık vücudumuzda, yataklarımızda bitler kaynamaya başladı, göz çukurlarımıza bile doluyorlardı. İlk başta biraz öldürürdük, elbiselerimizi ters çevirmeye başladık, ancak bir süre sonra o kadar çoğaldılar ki, artık elbiselerin dış yüzünde iç yüzünden daha çok bit bulunuyordu.
  • Cezaevine ilk girdiğim günden 1,5 yıla kadar hiç banyo yapmadık. Diyarbakır sıcağında, iki günde bir, bazen üç günde bir tek bir bardak su alma hakkımız vardı, o suyu ya içersiniz, ya onunla tuvalete gidersiniz. Eğer o suyu içip tuvalette kullanmazsanız, tuvaletin tıkanma ihtimali var, tuvalet tıkandığı zaman da o pisliği bütün tutuklulara yedirme durumu var.
  • Yıllar sonra ilk defa, 23 Nisan nedeniyle bir açık görüş yapılmıştı. O zaman, çocuğu olanlar açık görüşe gidiyordu. Normal görüş de devam ediyordu. O gün biz koridora çıktık, bir sürü çocuk ve hepsinin boynunda isimleri yazılıp asılmış. Düşünebiliyor musunuz, baba çocuğunu tanımıyordu. O durumdan çok etkilenmiştim, bir baba ve bir evlat, birbirlerini tanımıyorlar. (Dr. Adnan Güllüoğlu)
  • Mesela başka bir koğuşta fare yedirdiklerini, hatta güneşte bekletilerek kokuşmuş ve kurtlanmış et yedirdiklerini duydum.
  • "Onun ağzına işeyeceksin.” "Gelmiyor komutanım” dedim. Bu koğuş gardiyanı değildi, bütün gardiyanların başı, ya çavuş, ya onbaşı gardiyandı; tutuklular arasında adı İdi Âmin olarak biliniyordu; kapkara bir şeydi; 4-5 kişiyi işkenceyle öldürdüğü söyleniyordu. Tabii o "İlle yapacaksın” diyor, ben de "Gelmiyor komutanım” diyorum.”

Bu dram kokan insanlık dışı uygulamaları satırlara dökmüş olmaktan hicap duyuyorum. Ancak bu ülkede hala darbelerden umut besleyen cehalete tanık oldukça kendimi o günleri gündeme getirmekten de ala kayamıyorum. Rabbim milletimize bir daha o günleri yaşatmasın inşallah.


Yazarın Diğer Yazıları