TURQUERİE’ (TÜRKÖRİ)

TURQUERİE' (TÜRKÖRİ) 16. yüzyılda Batı Avrupa topluluklarının özellikle Fransızların Türk sanat ve kültüründen etkilenerek başlattıkları moda akımını tanımlamak için kullanılır. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu sadece siyasi olarak değil sanat, dil ve edebiyatta da en kudretli olduğu dönemi yaşıyordu. Anadolu toprakları dünya için cazibe merkezi olurken, yeni yeni tanınmaya başlayan Türk kültürü bütün Avrupa'yı büyülemişti. Osmanlı İmparatorluğu Batı ülkeleriyle diplomatik ve ticari ilişkilerini geliştirdikçe Türk sanatı, mimarisi ve müziği gün geçtikçe daha popüler olmaya başlamıştı.

İSTANBUL'UN fethiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu altın çağını yaşamaya başladı. Türkler, Viyana kapılarına dayandığında Avrupa hem korkuyu hem de daha önce hiç tanışmadıkları Türkler'e karşı hayranlığı bir arada yaşıyordu. Dünyanın pırlantası olarak anılan İstanbul'u alan bu insanların yaşayışını, kültürünü, sanatını, yemeklerini merak eden Avrupalılar, Osmanlı topraklarına ayak basmış kişilerin anlatımlarıyla Osmanlı'ya yönelik büyük bir ilgi duymaya başladı. 16. - 18. Yüzyıl içinde Osmanlı gibi yaşamayı taklit eden, bunu bir statü sembolü olarak algılayan Avrupalılar ‘Turquerie' (Türköri) adlı yeni bir kültür akımını başlattı. Sanat, müzik, görsel sanatlar, güncel hayat, mimari ve heykelde dönemin süper gücü olarak nitelendirilen Osmanlı etkisi ülkelerin yerel kültürlerini bastırdı. Osmanlı gibi giyinmek, yaşamak statü ve zenginlik sembolü olarak algılandı. Osmanlı Avrupalılar için bir ‘fantezi dünyası'ydı.

Çağının en kudretli Hıristiyan hükümdarı olan. XIV. Louis, mutaassıp bir Katolik'ti. Fransa'nın, menfaatlerini çiğnemek bahasına, Girit savaşında Türkiye'ye karşı Venediklileri destekliyordu. Bu yüzden an'anevî Türk - Fransız dostluğu bozulmuş, İstanbul'daki Fransız büyükelçisi, sadrâzam tarafından tokatlanmıştı. Türkler, Akdeniz ve çevresindeki denizlerin üçte ikisine hâkimdiler. XIV. Louis'nin tutumu üzerine, Fransız ticaretini engelleyen tedbirler aldılar. Bunun üzerine Fransa Kıralı telâşa düştü. İstanbul'daki büyükelçisi La Haye (La-hey), Paris'e bir Türk elçisi yollandığı takdirde bütün anlaşmazlıkların halledileceğini ileri sürdü-Nihayet Dîvân-ı Hümâyûn, yani Osmanlı hükümeti, büyükelçinin bu teklifini kabûl etti. Fakat Fransa'nın istediği gibi yüksek rütbeli bir devlet adamım değil, Süleyman Ağa adındaki bir müteferrikayı göndermeye karar verdi. Müteferrika Süleyman Ağa, padişahın alelâde emir subaylarından biriydi. Fransa, Türk elçisinin bütün masraflarım üzerine almayı kabûl etti. Buna rağmen Fransızlar, Paris'te padişahın bir elçisini görecekleri için gururlanıyorlardı.

Asilzâdeler, hemen Türk heyetinin ihtişamlı ve renkli kıyafetlerini taklit etmeye başladılar. Bilhassa maskeli balolarda, Türk modası çok rağbet gördü. Moliere'nin 1702'de sahnelenen "Le Bourgeois Gentilhomme” (Kibarlık Budalası) adlı piyesinde, Türk kıyafetli oyuncuların oynadığı Türk Merasimi sahnesi en alâka çeken kısımdır.

Süleyman Ağa, 5 Eylül 1669'da Versailles Sarayı'nda XIV. Louis tarafından kabul edildi. Süleyman Ağa Kral 14. Lui'nin önünde eğilmeyi reddederek olay oldu. XVII. asrın en büyük Batı bestekârı sayılan Lully, Türk âdetlerinden ilham alarak besteler yaptı. "Turquerie” denen Türk modası, hızla Paris sosyetesine yayıldı. Türk âdet ve kıyafetleri, renkleri ve desenleri, davranış ve nezaket kuralları taklit ediliyordu.

Süleyman Ağa, Paris'teki evinde gerçekleştirdiği kahve törenleriyle kahveyi Fransız sosyetesine tanıtmış ve erken modern Fransa'da, giyimden mobilyalara kadar etkisini gösteren Türk modasını başlatmıştır.

Modellerini, XV. Louis'nin hükümdarlığı zamanında 1721'de Fransa'ya gelen ve gerek sarayı, gerekse Paris halkını büyüleyen Osmanlı sefiri 28 Mehmed Çelebi ve heyetinden seçmişlerdir. Bunlar çok rağbet görmüş; Fransız kibarları duvarlarını bunlarla süslemeyi tercih etmiştir. Yalnızca tablolara değil, bunlara bakılarak dokunan goblen halılara da mevzu olmuştur.

Bu heyet Paris'te büyük sükse yapmış; Paris gazeteleri, günlerce sefirden ve onun ekzantrik maiyetinden söz etmişti. Kral, bu yabancıları görmekten hoşlanmıştı. Gerek giyiniş tarzları, gerekse tavırları, o güne kadar yanına yaklaşmasına izin verilen asilzâdelerden çok farklıydı.

Sefiri görmek için, kendisine tahsis edilen saraya akın akın koşan meraklı Paris hanımlarına nezâketle davranışı; gördüğü her şeyle yakından alâkadar oluşu; Düşes d'Orleans'a, ‘Hayatta tanıdığım en nâzik ve anlayışlı adam' sözünü söyletmiştir. İstanbul'daki Fransız aileleri, memleketlerine dönüşlerinde, Şark üslubunda bazı eşyalar getirip; krala takdim ettiler. Bazıları ise ağır kumaşlar, nakışlı kıyafetlerle Parislilerin gözlerini kamaştırdı; bunlarla tablolara poz verdiler. Kadın kıyafetinde sarık (türban) en popüler aksesuar oldu.

Değerli tarih dostları sizin anlayacağınız bir dönem Avrupa sosyetesi kıyafetleriyle, davranışlarıyla, kültür ve medeniyet anlayışının her boyutuyla Türk – İslam dünyasının hayranlığına kapılmış, bizim medeniyetimizi taklit ederek onur, şan ve itibar bulma yarışı içerisine girmişti.


Yazarın Diğer Yazıları