Bir Kitap, Bir Dipnot ve Bir Medeniyet Meselesi
Özbekistan Mergilan Şehrinde Muhteşem Bir Merkez: Burhaneddin el-Marğinani İlim, Eğitim ve Turizm Külliyesi/ Kompleksi
AK Parti’nin Rantçı Şımarıkları
BEN İNSANIM
İSLÂMİ NATO’NUN AYAK SESLERİ
Türk Lirasıyla Yapılan Dış Ticarette Rekor Artış
ŞAKA MI, SAYGISIZLIK MI ???
Beşten Dördü Gitti, Biri Kaldı!
Mekke Anlaşması
ÇİN TİYATROSU VE BİZİM FİGÜRAN GAZETECİLER
ATA YURDU AYMANAS
OSMANLIDA BİR RAMAZAN NASIL GEÇERDİ?-2-
TÜRKİYE’NİN AFRO-AVRASYA’NIN BÜTÜN ENERJİ VE TEDARİK KORİDORLARINDA VE HATLARINDA YÜKSELEN GÜÇ ETKİSİNİN STRATEJİK GÜÇ ÇARPANI MİMARİSİ DAHA DA DERİNLEŞİYOR.
GENÇLİĞİMİZİ ve GELECEĞİMİZİ TEHDİT EDEN EN BÜYÜK TEHDİT UYUŞTURUCU BAĞIMLILIĞI BELASI
TOPLUMSAL YOZLAŞMA VE OKUL MEZUNİYET PARTİLERİ
Bu Ne Perhiz ? Bu Ne Lahana Turşusu ?
Konya’da iyi ki belediyeler var! Vatandaş ekmek ve etliekmek zammına tepkili…
AYDOĞDU’DAN DÜNYA BELEDİYELER BİRLİĞİ BAŞKANLIĞINA…
İĞNE ELİMDEYDİ, SÖKÜĞÜ GÖREMEDİM
Savaşın Yeni Yüzü: Ekran Başındaki Cepheler ve Simülasyonun Gücü
Kupayı Trabzonspor Kazanmadı Konyaspor Kaybetti.
Her şey için teşekkürler Konyaspor…
Şair, mütefekkir, bilim insanı, Sırat-ı Müstakîm-Sebîlürreşâd başmuharriri, mütercim, Birinci Meclis Burdur Mebusu (1920-1923) Mehmed Âkif Bey, Hicrî Şevval 1290 [Aralık 1873] tarihinde İstanbul'da Fâtih civarında Sarıgüzel Sarınasuh Sokağı'nda yedi sekiz odalı ve beş yüz arşın bahçeli bir evde doğdu. Babasının kendisine verdiği isim/mahlâs, Ebced hesabıyla doğumuna da tekabül eden "Ragîf”tır. "Ragîf” ev halkı ve mahalleli arasında kullanılamadığından zamanla "Âkif” e dönüşmüştür.
Bayramiç'te çıkarılan nüfus kâğıdına da Âkif olarak geçmiştir. Bu suretle adı "Mehmed”, mahlâsı da "Âkif” kalmıştır. Fakat kendi beyanatına göre babası kendisine hep "Ragîf” şeklinde hitap etmiştir.
İlk ahlakî karakterini ailesinde aldı. Doğrucu, hakperest ve dürüst şahsiyetinin ilk temellerini baba terbiyesinden aldı. Annesi Emine Şerife Hanım da Âkif'in karakterinde derin izler bırakmıştır.
İlk tahsiline babası Tahir Efendi'den aldığı lisan eğitimiyle başlayan Mehmed Âkif, iki yıl kadar Emir Buhârî Mahalle Mektebi'ne devam ettikten sonra [1878-80], 1880'de Fatih Mekteb-i İbtidâîsi'ne girdi. Bu sırada bir yandan da "hem babam hem hocamdır!” dediği Tâhir Efendi'den Arapça derslerine devam etti [1880-1883].
İlköğreniminden sonra Fâtih'te Otlukçu yokuşunda bulunan Fâtih Merkez Rüşdiyesi'ni iki yılda [1883-85] bitirerek Mülkiye Mektebi'nin idadi (Lise) kısmına kaydoldu. Âkif'in Rüşdiye tahsilinde en çok lisan derslerine temâyülü vardı. Dört lisanda da (Türkçe, Arapça, Acemce, Fransızca) birinciydi. O yıllarda şiir tutkusu bir sevgi halini almıştır. Şiirle ülfeti pek olmayan Temiz Tâhir Efendi, oğlunun bu ilgisine ses çıkarmamış, teşvik de etmemiştir. İlk okuduğu şiir kitabı Fuzûlî'nin "Leylâ ve Mecnûn”udur.
Okul yıllarında güreşe merak saldığı gibi, çocuk yaşta başlayan şiire olan ilgisi de gün geçtikçe arttı. Baytar Mektebi'nde hocalarının ekserisi doktordur. Bunlar da hem mesleklerinde yüksek, hem de dinî salâbet erbâbı idiler. Bunların telkinleri de dinî terbiyesi üzerinde etkili oldu.
İslam dünyasının kelâm, felsefe, tefsir ve usûl-i fıkıh alanlarında tanınmış âlimlerinden Fahreddin er-Râzî, Hüccetü'l-İslâm İmam Gazzâlî, Fars edebiyatının en büyük şairlerinden Hâfız ve Sa‘dî-i Şîrâzî gibi isimlerin eserleriyle meşgul oldu. 1895 yılından itibaren Gayret, Hazîne-i Fünûn, Resimli Gazete, Mekteb, Servet-i Fünun gibi edebiyat dergilerinde imzası görülmeye başlandı.
II. Meşrutiyet'in ilanının akabinde (Ağustos 1908), Ebül‘ulâ Mardin ve Eşref Edib'le birlikte, döneminin en önemli ilmî ve fikrî yayını olup daha sonra tüm şiir ve yazılarını neşredeceği Sırât-ı Müstakim mecmuasını çıkarmaya başladı. Aynı yıl, İstanbul Darülfünunu Edebiyat Şubesi Osmanlı Edebiyatı müderrisliğine de getirildi. Bir yandan da, kısa bir müddet heyet-i ilmiye üyeleri arasında bulunduğu İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde Arapça edebî eserler okutup Arap edebiyatı ve tercüme usulü dersleri verdi. Yine, özel bir okul olan Dârüledeb'de fahrî hocalık, Baytar Mekteb-i Âlisi Me'zûnîni (Mezunları) Cemiyeti başkanlığı (1910) ve Dârü'l-Hilafeti'l-Aliyye Medresesi'nde Türkçe-Edebiyat muallimliği yaptı (1914). Balkan Savaşı sırasında, Müdafâa-i Milliye Cemiyeti'nin Heyet-i Tenvirîye'sinde görev alarak heyetin kâtib-i umûmiliğini yaptı. 1911 yılı Nisanı'ndan itibaren daha sonra 7 Kitap'ta toplayacağı Safahât adlı eserini meydana getirecek manzumelerini Sırât-ı Müstakim mecmuasında neşre başladı. Safahat-Birinci Kitab dışında Akif, farklı tarihlerde Süleymâniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fâtih Kürsüsünde (1914), Hâtıralar (1917), Âsım (1924) ve Gölgeler (1933) adlı kitapları neşretmiştir.
Hacı Bayram Camii'ndeki ilk vaazı üzerine, Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'deki görevinden azledildi. Biga'dan en yüksek oyu alarak mebus seçildiğinden habersiz olan Âkif, Meclis reisi Mustafa Kemal Paşa'nın teklifiyle Burdur'dan mebus seçilerek Meclis'e girdi (5 Haziran 1920). Mebusluğu sırasında Eskişehir, Kastamonu, Burdur, Antalya, Konya, Sandıklı, Dinar gibi il ve ilçelerde halka ve cephelerde askerlere Milli Mücadele'yi teşvik eden konuşma ve vaazlar yapmıştır, ki bunların en önemlisi, Kastamonu'daki Nasrullah Camii'nde verdiği ünlü vaazdır. Bu vaaz ve konuşmalar, Anadolu'da çıkmaya başlayan Sebîlü'r-reşad mecmuasında yayımlandığı gibi, risale şeklinde de basılarak Anadolu'ya ve cephelere dağıtılmıştır. Bütün bu çalışma ve gayretleri, kendisinin "Milli Mücadele'nin manevi lideri” olarak anılmasını sağlamıştır.
18 Eylül 1920 tarihinde açılan milli marş güftesi yarışmasına, konulan mükâfatın kaldırılması şartıyla gönderdiği ve "Kahraman Ordumuza” ithaf ettiği şiiri, 700'ü aşkın şiirden bağımsız olarak, ebedi "İstiklal Marşımız” ilan edildi (12 Mart 1921). Kanunen kaldırılması mümkün olmayan para mükâfatı da, Mehmed Âkif merhum tarafından, fakir İslam kadın ve çocuklarına iş öğreterek sefaletlerine nihayet vermek amacıyla kurulan Darü'l-Mesâi adındaki hayır cemiyetine bağışlandı.
Hayatı; ilimle, irfanla, ahlaki ilkelerle, kahırla, mücadeleyle dopdolu olan bu değerimizi çocuklarımıza, öğrencilerimize anlatmak her Türk insanının en önemli görevidir diye düşünüyorum. Anadolu irfanı dediğimiz husus budur. Şehirler, kültürle, islami hassasiyetle, irfani meziyetlerle ihya olurlar.
Milli Şair
Hayatını millete verdi
Gönlünü, hep vefaya serdi
Vatan için göğsünü gerdi
Yaranamadı milli şair!
Vatanından uzağa gitti
Ömrünü burada tüketti
Hayatı garipçe terk etti
Yaranamadı Milli şair!
İnancından taviz vermedi
Hiç yanlış yollara girmedi
Vatana ihanet etmedi
Yaranamadı milli şair!
Haklı yaşadı, öyle öldü
Milli yaşadı, milli güldü
Yolu müstakim, doğru yoldu
Yaranamadı milli şair!
O, hep dindardı, ahlaklıylı
Davranışında hep haklıydı
Hüznü vicdanında saklıydı
Yaranamadı milli şair!
ATA YURDU AYMANAS
MESELELERE KUR’AN PENCERESİNDEN BAKMAK
“BEN”LİKTEN, “BİZ”LİĞE
DURMADAN YAZIYORUM VE YAZACAĞIM
YER GÖK ALBAYRAKTI!
RABBİM, ÜLKEMİZİ HER TÜRLÜ MUSIBETTEN MUHAFAZA EYLE!
KONYA’MIZIN KIRMIZI GÜLÜ
KENTSEL DÖNÜŞÜM ÇALIŞMALARI
SEN SENİ BİL SEN SENİ
SELÇUKYA KÜLTÜR SANAT DERNEĞİ OLARAK BELEDİYELERDEN İSTEKLERİMİZ