OKUL YILLARIM

Necati Bey İlkokulu

Yaşım yediye gelmişti. Okula gitme vakti, bilgi edinme zamanıydı. Abilerim, ablam Necati Bey İlkokulundan mezun olmuşlardı. NECATİ BEY İLKOKULU'nun adı, İlk Milli Eğitim Bakanlarından MUSTAFA NECATİ'den alınmıştır.

İlkokul birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar Memduh Yavuz Süslü adıyla; kültüre, sanata, edebiyata düşkün olan değerli bir öğretmende okudum. Dördüncü sınıfta Mehmet Oğuz öğretmenimiz oldu. Ancak annemin rahatsızlığı nedeniyle dördüncü sınıfta kaldım. Sonra okul bitinceye kadar Sevim Baltacı geldi ve bizi mezun etti. Ölen öğretmenlerime Allah'tan rahmet, hayatta olanlara hayırlı ömürler dilerim. Ölümün ne demek olduğunu ilk defa beşinci sınıftayken öğrendim. Sınıf arkadaşım M. Ali Akip, hastalanmış ve öbür âleme göç etmişti. Onun ölümü bende derin iz bıraktı. O arkadaşımın, Çingenoğlu Fırını karşı köşesinde bakkal dükkânları vardı. O zaman bakkallar gaz yağı da satarlardı. Dükkânın önünde büyük bir varilde gaz yağı olur, gelen müşterilere satılırdı.

Okuldan ikindi üzeri çıkınca, canımız ister de, yorgun olmazsak yaya şekilde evimize giderdik. Mahalle arkadaşlarımızla konuşarak, gülüşerek, oynaşarak yolu tamam ederdik. Çoğunlukla Baruthane önünden, Hacı Fettah Camii ve mezarlığı yanından geçer, bakkal Hasan amcadan; sakız, çitlek ve gazoz alırdık. Tabii yanımızda para varsa alırdık. Gerçi Hasan amca bizi ve babamızı tanıdığı için para sormazdı. Ama olsun, paran varsa alacaksın, yoksa sineye çekecek, eve kadar sabredeceksin.

Hasan amcayı geçtikten sonra Kuşçu Yaşar'ın evlerinin önünde, Yaşar'ın kuş uçurma macerasına katılacak, kuşların süzülüşü, kanat çırpışı, takla atışını… büyük bir zevk ve heyecanla izleyip, biraz olsun okul yorgunluğunu üzerimizden atardık. Rengarenk kuşlardı vardı kuşçu Yaşar'ın. O, isimlerini tek tek sayardı ama bendeniz aklımda tutamazdım. Ne de olsa onun mesleğiydi kuşçuluk.

Ha neredeyse unutuyordum, bir de, kuşçu Yaşar'ın evlerinin yanındaki sokakta Falcı Fatma adında bir teyze vardı. Halkın falına bakar, gelecekten haber verirdi- gelecekten haber vermek de nasıl oluyorsa? Gelecekten haberi ancak Allah verebilir-

Küçük bir köpeğim vardı, adı Sarı Sandık. Eve doğru yaklaşırken; "Sarı Sandık” diye bağırdığımda, sanki kurşun yemiş gibi koşarak yanıma gelir, boynuma atlar ve adeta; "Hoş geldin, seni akşama kadar çok özledim” der gibi sevinirdi. Bu minik köpeğim, bendenize insandan daha yakın ve sadıktı. İnsanların hilesi olurdu ama köpeklerin olmazdı. Yine bir gün eve doğru yaklaşırken, aynı şekilde seslendim. Gelmedi. Tekrar seslendim, yine gelmedi. Eve geldiğimde anneme; "anne Sarı Sandığa seslendim cevap vermedi, her zaman beni uzaktan karşılar, boynuma sarılır, benimle eve kadar gelirdi. Ne oldu söylesene” dedim. Annem; "Yavrum, Sarı Sandığı komşu zehirlemiş” deyince dünyam yıkıldı. Sanki sevdiğim bir dost, bir arkadaşım ölmüştü! Elbette bir dostumdu, en yakın arkadaşımdı. Anlamaz belki ama onunla sırlarımı paylaşırdım, bir sırdaşımdı. Onunla konuşurdum. Sanki anlarmış gibi kuyruk sallar, kulaklarını diker beni dinlerdi. Hayvanları çok seviyorum; özellikle kediler ve köpeklerin sevgisi bir başka bendenizde. Diğer hayvanların da yeri var ama bu iki hayvan benim için bir başka sevgi yumağı. Şimdi çocuklarımda da bu sevgi mevcut. Bizim ailede; kedi ve köpeğe karşı merhamet, sevgi aşk derecesinde.

Necati Bey İlkokulundan söz etmişken, okulun civarından söz etmemem olmazdı. Kızılay Hastanesi yanı, hastanenin o zamanki adı; "Ticaret Borsası” idi. Etrafında; fayton tamircileri ve imalatçıları, at arabası yapımcı ve boyacıları vardı. Bugün ne faytonları ne de at arabalarını-ki bunlara Antalya yaylısı denirdi- görebiliyoruz.

Bugün otopark olan, Kızılay Hastanesi karşısındaki yer Necati Bey İlkokuluydu. Benim, abilerim ve ablamın okuduğu, hatıralarımızın yaşandığı eskimez bir mekân. Sabah erkenden hazırlanır okula gitmek için Aymanas (Kalfalar)'dan kalkar, yaya olarak yarım saat veya kırk beş dakika yol giderdik. Kışın çamurdan, yazın tozdan yollar perişandı.

Ne otobüs vardı, ne dolmuş. O zaman okullar tek tedrisatlıydı; sabah 08.00'den ikindi üzeri 15.00'e kadar devam ederdi eğitim. Öğle arasında herkes evinden getirdiği yiyecekleri yerdi. Durumu iyi olan, zengin evin çocukları; sucuk, pastırma, zeytin, peynir, reçel…getirirdi. Benim gibi fakir evin çocukları da tandır ekmeği, yumurta, patates…koyarlardı çantalarına. Tabii varsa koyarlardı. Yoksa akşama kadar aç bî ilaç dolaşırlardı. Okulun önüne simitçi, tatlıcı gelirdi. Bazen simit alacak param olmadığı için yalızca camekanına bakmakla yetinir ve yutkunurdum.

Bir gün öğretmenimiz;

"-Çocuklar yarın erken gelin, evde kahvaltı yapmayın. Herkes evinden su bardağı veya maşraba getirsin süt içmek için, okulda süttozu ve peynir verilecek” deyince sanki bayram yapmıştık.

Peynir tamam da, süttozu nedir, nasıl bir şey bilmiyorduk. Ertesi gün büyük bir heyecanla hazırlandım, mahalledeki arkadaşlarla birlikte okula koyuldum. Okula girdiğimde bahçede masalar kurulmuş, öğretmenlerde bir telaş vardı. Masalara birer ikişer oturduk. Gelecek olan süttozu ve peynirleri merak ediyorduk. Biraz sonra teneke kutularda bir şeyler geldi. Teneke kutuların üstünde el ele yapışmış ellerin resimleri vardı. İtinayla kutular açıldı, içinden sarı renkte bir şeyler çıktı. Ben onları tereyağı sandım, meğer peynirmiş! "Sarı peynir mi olur?” diye kendi kendime sordum. Demek ki oluyormuş.

Ta neden sonra öğrendim ki o, süttozları, peynirler Marshalle yardımıymış(!) ABD, bize dostluk(!) nişanesi olarak göndermiş, yenmeyen peynirleri, nesle zarar veren süttozlarını!

Bu tür uygulama epey sürdü. Yine bir gün, okulda süttozu, peynir ikram edileceği için abim, kahvaltı yapmadan gitmişti. Meğer o gün verilmeyecekmiş. Tabii yanında da parası olmadığından eve gelinceye kadar aç susuz kalmış! Ne zaman bu hatıra aklıma gelse, abimin açlığını hatırlarım. Elbette onunla birlikte bendeniz de aç kaldım. (KONYA'DA ZAMAN/Kazım Öztürk/ hayat hikayeleri) (13 NİSAN 2023)


Yazarın Diğer Yazıları