DOLAR
45,350 TL
EURO
53,350 TL
STERLİN
61,930 TL
GRAM
6.871 TL
ÇEYREK
11.312 TL
YARIM
22.412 TL
CUMHURİYET
44.444 TL
Prof. Dr. Özgür Kasapçopur
Prof. Dr. Özgür Kasapçopur
ozgurkasapcopur@yenikonya.com.tr
09 Nisan 2026 Perşembe günü yayınlandı

Sarı Lacivert Kemer

 

I. Köyden Çıkan Yol

Sabah güneşi henüz köyün üzerindeki tepelerin ardından yükseliyordu. Tarlaların üzerinde ince bir sis tabakası vardı. Horozların sesi, rüzgarın kavak yapraklarını titreten uğultusuna karışıyordu. Köy yavaş yavaş, dağdan esen rüzgarla uyanıyordu.

Ama Ali o sabah herkesten önce uyanmıştı. Evlerinin önünde, kerpiç duvarın dibinde oturuyor, ayağının ucuyla toprağı çiziyordu. Yanında küçük bir bohça vardı. İçinde birkaç parça kıyafet, annesinin ördüğü bir çorap ve babasının yıllardır sakladığı eski bir kalem. Bugün köyden ayrılacaktı. Her günkünden daha heyecanlı idi.

Gideceği yer sıradan bir okul değildi. Türkiye'nin dört bir yanındaki köy çocuklarının gidip okuyabildiği, hem öğrenip hem çalıştığı okullardan biriydi, güzel ülkemizin ümisizlerinin ümit kapısı: Köy Enstitüleri.

Annesi kapının önünde duruyordu. Elinde bohçanın düğümünü son kez kontrol ederken gözleri dolmuştu.

"Orada aç kalmazsın değil mi?” diye sordu.

Ali gülümsemeye çalıştı.

"Anne… okulmuş orası. Aç bırakırlar mı?”

Babası kapının eşiğinde sessizce duruyordu. Az konuşan bir adamdı ama söyledikleri ağırdı.

"Okumak kolay iş değildir oğlum,” dedi. "Ama öğrenirsen yalnız kendini değil başkalarını da aydınlatırsın.” ve ardından ekledi "Elin toprağı nasıl sürülür biliyorsun. Şimdi de aklınla hayatı sürmeyi öğreneceksin.”

Ali başını salladı. O an içinden bir söz verdi: Bir gün geri dönecek ve köydeki çocuklara öğrendiklerini anlatacaktı. Ali, köyden ayrılırken annesinin boynuna sarılıp kokusunu içine çekmişti son kez. "Oğlum, gözüm yolda kalmasın,” demişti kadın, sesi titreyerek. Babası ise konuşamamış, sadece sırtına vurup gözlerini kaçırmıştı. O an Ali anlamıştı: Bu gidiş, sadece kendisinin değil, bütün ailenin, bütün köyün umudu olacaktı.

II. Şehirle Tanışma

Ali şehre geldiğinde önce gürültüyü fark etti. Arabalar… Kalabalık… Sürekli bir hareket… Köyde zaman ağır ağır yürürdü. Şehirde ise koşuyor gibiydi.

Onu karşılayan amcası gülerek küçük bir paket uzattı.

"Şehre gelen delikanlıya hediye gerekir.”

Ali paketi açtı. İçinden sarı ve lacivert renklerde bir kemer çıktı. Düşen pantolonuna taktı ve pantolonunu tam beline oturttu.

"Bu ne?” diye sordu.

Amcası gülerek yanıtladı:  

"Bunlar Fenerbahçe'nin renkleri. Şehirde yaşayan adam biraz da takım tutar.” Ali kemeri eline aldı. Sarı güneş gibiydi. Lacivert gece göğü gibi. Biliyordu ki;

  1. Sarı: Güneştir, başaktır, üründür, Anadolu'nun bereketidir.
  2. Lacivert: Derinliktir, gökyüzüdür, sonsuz bir bilgidir.
  3. Kemer: Birbirimize bağlanmamızdır.

O gün kemeri beline taktığında kendini biraz daha güçlü hissetti. Güneş batarken Ali, sahanın kenarında oturdu. Belindeki sarı-lacivert kemerine baktı. O kemer artık sadece Fenerbahçe'yi ya da şık bir aksesuarı temsil etmiyordu; o kemer, sporun disipliniyle aklın zekasını birbirine bağlayan bir köprüydü. Sanki köyden gelen çekingen çocuk biraz cesaret kazanmıştı.

III. Köy Enstitüsünde Hayat

Ali okula girdiği ilk gün şaşkınlıkla etrafına bakıyordu. Burası bildiği okullara benzemiyordu.Bir grup öğrenci bahçede ağaç dikiyordu. Bir grup marangozhanede masa yapıyordu. Bir başka grup açık havada kitap okuyordu ve mandolin çalmakta idi. En çok bir arada Harmandalı oynayan çocuklara imrendi.

Bir öğretmen sınıfa girip şöyle dedi:

"Burada yalnızca kitap okumayacaksınız. Toprağı tanıyacaksınız. İnsanları tanıyacaksınız. Kendinizi tanıyacaksınız. Burada hayatı öğreneceksiniz.” Tonguç babanın öğüdü idi bu. Tüm Köy Enstitülü çocuklara.

Gerçekten de öyleydi. Sabahları ders yapılırdı. Köy enstitüsünde öğleden sonra öğrenciler çalışırdı. Toprak sürülür, sebze yetiştirilir, tavuk bakılır, duvar örülürdü.

Ali ilk kez kendi yaptığı sırada oturdu. Kendi ektiği sebzeyi yedi. Kendi yaptığı kitaplıkta kitap okudu. Bu okul yalnızca öğretmiyordu. İyi ve çağdaş insan yetiştiriyordu.

IV. Koşan Çocuk

Ali'nin okulda en sevdiği ders Beden Eğitimi oldu. Okulun geniş sahasında koşu başladığında Ali rüzgâr gibi giderdi. Çünkü o zaten koşarak büyümüştü. Tarlalarda, tepelerde, dere kenarlarında… Bir gün öğretmeni onu kenara çağırdı.

"Ali,” dedi. "Sen çok hızlısın.”

Ali başını eğdi.

"İstersen iyi bir beden eğitimi öğretmeni olabilirsin.”

Ali'nin içi sevinçle doldu. O gece yatağında bunu düşündü. Bir gün öğrencilerle birlikte koşan bir öğretmen olabilirdi.

V. Sayıların Sessiz Gücü

Ama hayat bazen başka kapılar da açar. Bir gün matematik dersinde öğretmen tahtaya zor bir denklem yazdı. Kimse çözmek istemedi. Ali elini kaldırdı. Tahtaya yürüdü. Tebeşiri aldı. Bir süre düşündü. Sonra çözmeye başladı. Adım adım…Satır satır…Sonunda sonucu yazdı.

Öğretmen gülümsedi.

"Ali… senin zihnin sayılarla iyi çalışıyor.” Ali o gün şaşırtıcı bir şey fark etti. Matematik de bir tür koşuydu.Ama bu koşu ayaklarla değil, düşüncelerle yapılırdı. Öğretmeni yanına gelip Ali'nin defterine baktı ve gülümsedi:

"Ali, iyi bir sporcu sahayı fizik kurallarıyla görür, ama iyi bir matematikçi tüm dünyayı bir düzen içinde kurar. Senin bu analitik zekan, bu toprakların en büyük gereksinimi."

Ali'nin içindeki coşku artık rakamlarla dans ediyordu:

  1. Geometri: Sahadaki pas trafiğinin kusursuz açısıydı.
  2. Cebir: Tarladan alınacak verimin en yüksek hesabıydı.
  3. Mantık: Cehalete karşı kurulan en sağlam savunma hattıydı.

Beline sımsıkı bağladığı sarı-lacivert kemeri, artık sadece bir taraftarlık simgesi değil; disiplinin, zekanın ve köye götüreceği aydınlığın bir nişanesiydi. Ali, o gün defterinin köşesine bir not düştü: "Bir çocuk matematik bilirse, kendi kaderinin denklemini kendisi kurar."

Hamit Özmenek hoca bunu gördü ve gülümsedi. "Güzel. Ama bir düşün. Beden eğitimi öğretmeni olursan sadece spor sahasında olursun. Matematik öğretmeni olursan ise her yerde olursun. Köyde köprü yaparken, tarla ölçerken, çocuğa ‘bu ağaç kaç yılda büyür' diye sorduğunda… Matematik her kapıyı açar. Sporu da içine katar. Bak, jimnastiğin açılarını hesaplayacağız birlikte. Koşu mesafelerini, atlama yüksekliklerini… Senin sevdiğin her şeyi matematiğin içine koyabiliriz.”

Ali şaşırdı. O güne kadar matematikle sporun birleşebileceğini düşünmemişti.

Sonraki aylarda Hamit hoca, Ali'yi özellikle çalıştırdı. Spor sahasında ip atlama mesafelerini ölçtürdü, topun yay çizgisini çizdirdi, üç adım atlayışın geometrisini anlattı. Ali bir gün fark etti ki, sayılara artık düşman değil, dost bakıyordu. Sayılar ona yol gösteriyordu. Bir üçgenin kenarlarını ölçerken köydeki tarlanın büyüklüğünü hesapladı; bir parabol çizerken topun en güzel gol yolunu gördü.

Zaman aktı. Ali'nin kemeri hâlâ belindeydi; sarı-lacivert renkler solmamıştı. Ama artık sadece bir taraftarlık simgesi değildi; umudun, değişimin, büyümenin simgesiydi. Bir yandan Fenerbahçe'nin maçlarını hayal ediyor, bir yandan da köyüne döneceği günü düşünüyordu. Matematik öğretmeni olarak dönecekti. Çocuklara hem "hızlı koş” diyecekti, hem de "bu hızı nasıl hesaplarız” diye soracaktı.

Mezuniyet günü geldiğinde, Hamit hoca  diplomayı verirken kulağına fısıldadı:

"Sen artık sadece beden eğitimi öğretmeni olmayacaksın Ali. Sen çocukların hem bedenini, hem aklını, hem de hayallerini özgür kılacaksın. Sarı-lacivert insan yüreğinle aydınlat o köyü.”

Ali göğsünde bir sıcaklık hissetti. Kemerine dokundu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Çünkü ağlayacak kadar küçük değildi artık; ağlayamayacak kadar büyük de değildi. Tam ortadaydı: umut dolu, coşku dolu, yarınlara hazır. Ve o gün, sarı-lacivert kemer belinde, elinde diploma, köyüne doğru yola çıktı. Arkasında enstitünün Ziraat marşı, önünde çocukların bekleyişi… Matematikle dans eden bir beden eğitimi ruhu taşıyordu içinde.

VI. Yılların Geçişi

Yıllar hızla geçti. Ali büyüdü, okudu, çalıştı. Koşmaya devam etti ama sayılarla da dost oldu.

Sonunda öğretmen oldu. Matematik öğretmeni. İlk dersinde öğrenciler gürültü yapıyordu.

Ali tahtaya bir problem yazdı.Sonra dönüp şöyle dedi:

"Hayat bazen zor sorular sorar.” Sınıf sessizleşti.

"Önemli olan pes etmemektir.” Sonra gülerek ekledi:

"Benim hayalim değişmedi çocuklar," dedi Ali coşkuyla. "Ben yine sizin beden eğitimi öğretmeniniz olacağım. Bahçede beraber ter dökeceğiz, o golü beraber atacağız. Ama sınıfa girdiğimizde, o golün matematiğini de beraber çözeceğiz. Çünkü bu vatanın sadece koşan ayaklara değil, düşünen ve hesap yapan zihinlere de ihtiyacı var!"

"Ve unutmayın… iyi düşünmek için bazen iyi koşmak gerekir.” O gün sınıftan çıkan çocuklar, sadece rakamları değil, bir vizyonu da yanlarında götürdüler. Ali Öğretmen, teneffüste çocuklarla bahçeye çıktı. Ceketini bir kenara bıraktı, kollarını sıvadı. O gıcır gıcır sarı-lacivert kemeri güneşin altında parlarken, eline aldığı meşin topla çocuklara seslendi:

"Haydi bakalım! Önce bir üçgen kuruyoruz, sonra o üçgenin hipotenüsünden kaleye şut çekiyoruz!"

Ali'nin o gün başlattığı bu coşku, yıllar sonra o köyden mühendislerin, doktorların ve sporcuların çıkmasının ilk kıvılcımı olacaktı. Ali artık sadece bir matematik öğretmeni değildi; o, umudu bir kemer gibi beline dolamış, bozkırı aydınlatan sarı-lacivert bir fenerdi.

Ali, eline uzun bir ip ve birkaç kazık aldı. Çocuklar merakla etrafını sarmıştı.

"Bakın çocuklar," dedi Ali, "Bir futbol sahası yapmamız için önce dik açıyı bulmamız lazım. Kim hatırlıyor Pisagor'u?"

Küçük eller havaya kalktı. Ali, çocuklarla birlikte ipi kullanarak 3-4-5 üçgeni kurdu. Taşlık arazide ilk dik köşeyi belirlediklerinde, çocuklar matematiğin elle tutulur bir güce dönüştüğünü ilk kez görüyorlardı.

  1. Geometri Kulübü: Sahanın çizgilerini, köşe gönderlerinin açısını ve kalelerin birbirine olan paralel uzaklığını hesapladı.
  2. İş Birliği: Köyden getirilen kazmalarla taşlar ayıklandı, engebeler düzlendi. Ali, her kazma darbesinde bir denklemi çözer gibi titizdi.

Haftalar süren uğraş sonunda, bozkırın ortasında nizami bir saha yükseldi. Köylüler bile bu "hesaplı kitaplı" işe şaşırıp kalmıştı. Ali, enstitüde öğrendiği marangozluk bilgisiyle kale direklerini bizzat çattı. Açılış günü geldiğinde, Ali sınıfın en arkasında oturan ve matematiği hiç sevmeyen Ahmet'i yanına çağırdı. Ahmet'in eline bir top verdi.

"Bak Ahmet," dedi Ali, "Eğer bu topa tam merkezinden vurursan doğrusal gider. Ama ayağının dışıyla, yani belli bir açıyla vurursan kavis alır. İşte o kavis, senin defterine çizdiğin parabolün ta kendisidir!"

Ahmet vurdu, top şahane bir kavisle 'parabolik' bir yol izleyip kaleye girdi. Bütün okul "Gooool!" diye bağırırken Ali, çocukların sadece bir maç kazanmadığını, hayatı çözmeye başladıklarını biliyordu. Köyün çocukları artık matematik dersine girerken "Bugün hangi denklemi sahaya süreceğiz öğretmenim?" diye soruyorlardı. Bozkır artık gri değil, sarı-lacivert bir azimle ve bilimin ışığıyla renklenmişti.

VII. Köye Dönüş

Bir gün Ali elinde küçük bir valizle köy yolunda yürüyordu. Uzun bir aradan sonra köyüne dönüyordu. Aynı toprak yol…Aynı kavak ağaçları… Ama Ali artık küçük bir çocuk değildi. Köyün girişinde birkaç çocuk oynuyordu.

Ali durdu. Çocuklardan biri sordu:

"Amca sen kimsin?” Ali gülümsedi. "Ben de bu köyün çocuğuyum.”

Sonra eski okul binasına doğru yürüdü. Kapıyı açtı. Tozlu sıralara baktı. Pencereden güneş giriyordu. Ali tahtaya yürüdü. Cebinden tebeşir çıkardı. Tahtaya büyük bir sayı yazdı. Sonra arkasını dönüp hayali öğrencilere baktı. Ve gülümsedi. Belki bir gün gerçekten o sıralar dolacaktı. Ali'nin kemeri hâlâ belindeydi. Sarı ve lacivert renkler yıllar önceki o günü hatırlatıyordu.

Bir köy çocuğu… Bir umut… Ve bitmeyen bir yol. Ali artık biliyordu: Bir çocuğun hayali büyürse, o hayal bir gün tüm Dünya'yı ve yaşamı  aydınlatır.


Yazarın Diğer Yazıları