Bir Türk-İslam Çiçeği:Lale

Konya’nın ve bütün Türkiye’nin laleler sayesinde İrem bağına döndüğü şu günlerde laleler hakkında konuşmazsak kadim yârimiz olan bu çiçeğe karşı kadirşinassızlık etmiş oluruz. Lalenin anavatanının Orta Asya olduğu sanılıyor. Anadolu’ya 12. yy’da biz Türkler getiriyoruz. Daha evvelinde Bizans ve Romalıların böyle bir çiçekten haberi yok. Lalenin anavatanı neresi olduğu kesin değil lakin ona hak ettiği saygıyı kâmil manada gösteren millet hiç şüphesiz ki Türklerdir. Lale, kelimenin gerçek anlamıyla bir Türk kültürünün, zevkinin mücessem (cisimleşmiş) halidir. Laleyi o kadar benimsemiş, o derece sevmişiz ki bir de lale kelimesinin ebced hesabıyla 66 sayısını vermesi değerine değer katmıştır bizler için. Zira Allah kelimesi de ebced hesabıyla 66’yı verir. “İşi 66’a bağlama tabirinin buradan geldiğini bilirsiniz. İşte bu denk gelişten dolayı bizim insanımız laleye özel bir anlam atfetmiş, onu kutsamıştır. Lalenin bir de şöyle bir durumu var ki Osmanlıcada lale kelimesini tersten okursanız hilal okunur. İşte bu daha da bir artırmıştır lalenin zihinlerdeki değerini. Hâsılı kelam hiçbir çiçeğin rayihası(kokusu) gülle yarışamayacağı gibi hiçbir çiçeğin endamı ve güzelliği de lale ile yarışamaz. Gül, çiçeklerin padişahıysa lale de vezir-i azamıdır. Lalenin iki kusuru vardır. Kokusunun olmaması, ömrünün de kısa olması.
    Lale bizim kültürümüzde kendine o derece değer bulmuş ki Lale Devrinde artık altın ile alınır satılır olmuş ve lale soğanlarının fiyatları dudak uçuklatır hale gelmiş. En sonunda padişah fiyatlara bir sınırlandırma getirmek zorunda kalmıştır. (Bu devre lale isminin verilmesi de o zamanlarda olan bir iş değildir. Bu ismi ilk defa kullanan Yahya Kemal Beyatlı’dır.) Devrin sonunda çıkan Patrona Halil isyanı ile sokaklardaki laleler ezilmiş, parçalanmış. Sonrasında bu çiçek unutulmaya yüz tutmuş. O devirde İstanbul’daki Hollanda sefiri olan Busbecq de lale hayranı olarak memleketine dönerken bu soğanlardan götürüyor. Sonrasında Hollanda’da da bir lale çılgınlığı başlıyor. Bizim unuttuğumuz bu güzellik abidesine Hollandalılar sahip çıkıyor ve çeşit çeşit üretip dünyaya satıyor. Lale denilince şimdi herkesin aklına Hollanda geliyor. Ve Hollanda da bu işten gayet güzel kaymak yiyor. Eee, yemeyenin malını yerlermiş. Hadi bir anektod anlatalım da yüzümüze tebessüm misafir olsun. Cahil bir Hollandalı gemici bir tüccarın balkonundaki pırlanta değerinde, çok ama çok kıymetli bir lale soğanını normal kuru soğan sanıp balık kurusu ile yiyince tüccarın aklı başından gitmiş ve “Ey bedbaht ne yaptın? Bir kral yemeği yedin, beni mahfettin!” demiş. Paha biçilemez bir lale soğanını kuru soğan sanıp yemek… Cehalet zor iş.
    Lale her yerde kendine yer bulur da edebiyatımızda hiç yersiz kalır mı? Edebiyatımızda gül ile yarışabilecek bir çiçek varsa o da laledir. Pek çok örneğinden yer darlığımızdan dolayı şu beyti versek sanırım divan şairlerimiz bize gönül koymazlar.
Nihâl serkeş ü gül bî-vefâ vü lâle dü renk
Derin çemen beçi ümmîd âşiyân-bendem (Mahfî)
Fidan itaatsiz, gül vefasız ve lale iki renk (ikiyüzlü) / Bu yeryüzünde neye umut bağlayayım ben?
    Lale ile ilgili söylenecek sözler buradaki yerimiz kadar. Daha ötesi ancak zihinde kalıyor. Her beytin ilk dizesinde bir lale özelliğinin bulunduğu bu fakirin bir şiiriyle bitirelim.
Ömrüm kısa sanki bir lâle gibi / Sürurum beter sanki bir nâle gibi
Gönlüm dert verir her dem yanından / Feleğin yazdığı bana sanki şûle gibi
Ateş-i aşktan söndü rengim bükük boynum / Sarmış etrafımı dertler hâle gibi
Kempâye inat etme teslim ol aks-i lâleye / Aldanıp halk seni benzetir cevher-i lâl’e gibi


Yazarın Diğer Yazıları