DOLAR
44,902 TL
EURO
52,773 TL
STERLİN
60,820 TL
GRAM
6.933 TL
ÇEYREK
11.533 TL
YARIM
22.912 TL
CUMHURİYET
45.478 TL
Cengiz ACAR
Cengiz ACAR
cacar@yenikonya.com.tr
20 Nisan 2026 Pazartesi günü yayınlandı
DİĞER YAZARLARIMIZ

GELECEK 100 YILIN TÜRKİYE’Sİ

 

 

Batı medeniyeti 14 asır boyunca tarihin her aşamasında İslamiyet'i kendisi için bir tehdit olarak algıladı. Bunun içinde İslam medeniyetine karşı üstünlük sağlayabilmek adına kendisini Yahudi inanç sisteminin kucağına atmaktan bile geri kalmadı. Bu korkunun en temel nedenlerinden birisi tarihi hafızasından kaynaklanıyor. İslam önce Arap sonrada Türk devletleri aracılığıyla 10 asır boyunca Batı medeniyetine üstün geldi. Ve bütün bu dönemler boyunca da İslam sancağı Sünni İslam geleneği üzerinden 7 kıta 72 millete hükmetti. Bu durum Batı medeniyetini bize karşı hep ön yargılı ve tedbirli, endişeli bakış açısına sahip olmasına neden oldu. İşte bugün artık tarihin en büyük kırılma zamanlarından birine şahitlik ediyoruz. İslam bir kere daha Türklerin önderliğinde dünya siyasetinde hak ettiği noktaya emin adımlarla ilerliyor. Yakın gelecekte tüm insanlık adaleti, paylaşmayı, merhameti, insan doğasına ve fıtratına en uygun yaşam modelini bizler aracılığıyla tanışmış olacak. Bu bana ait hamasi bir söylem değildir.  

 

Bakın bir ABD Think Tank kuruluşu olan Stratfor'un kurucusu ve ABD'nin en ünlü siyaset bilimcisi ve stratejistlerinden olan George Fredman "Gelecek 100 Yılda Dünyamız” adlı çalışmasında Türkiye'nin konumunu nasıl tanımlıyor? "Bölgede Amerika'nın gücü azaldıkça, bölgedeki ülkelerinin zayıflığı ve istikrarsızlığı Türkiye'yi daha aktif rol almaya zorlayacak. 2050'de Türkiye'nin etkisini hissettirdiği coğrafya neredeyse Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarına erişir hale geliyor. Öncelikle Arap dünyası ve Doğu Akdeniz'de dominant güç oluyor. Ardından Kafkaslar, Orta Asya, Kuzey Afrika'nın bazı bölgeleri ve Balkanlar'da da etkin şekilde güçleniyor. Türkiye Geniş Bir Coğrafyanın Sanayi ve Finans Merkezi Olacak. Türkiye bölgesinin doğal ve insani kaynaklarını kullanacak. Geçmişte nasıl Almanya Türkleri işgücüne dâhil ettiyse, gelecekte de Türkiye de bölgenin ekonomik faaliyetlerinde mıknatıs görevini alacak. Tüm bu senaryo, ancak ülkenin iç istikrarını koruması durumunda gerçekleşebilir. Avrupa, Asya ve en son Afrika'nın kilit ülkesi haline gelecek Türkiye, bu lider durumundan yararlanacak. Bu geniş coğrafyanın sanayi ve finans merkezi haline gelecek. Başka bir deyişle, Türkiye'nin 10 yıl önce başlayan süreci giderek hızlanacak.”

 

11 Eylül saldırıları ile İslam'ın önü kesilmek ve İslam coğrafyası esaret altına alınmak istenmişti. Aynı zamanda bu olayla birlikte tüm dünyada medya aracılığıyla terörist, cihatçı radikal İslam anlayışı pompalanmaya başlandı. Batı'nın İslam coğrafyasında acımasız bir kıyımı meşrulaştırabilmesi için önce Müslümanları Batı toplumlarının gözünde şeytanlaştırması gerekiyordu. 11 Eylül ve Boko Haram, El Kaide, Deaş vb. gibi.  İslami Cihatçı Terör örgütlenmeleri sadece bu amaç için planlanmıştı. Bu örgütler eliyle kanlı eylemler ve kameralar karşısında kafa kesme operasyonları düzenleterek bunları dünya medyasına dağıttı. Ayrıca Batı'nın büyük şehir merkezlerinde metro, alışveriş merkezi gibi mekanlarda yani insanların toplu bulunduğu ortamlarda bu örgütlere canlı bombalar aracılığı ile eylemler yapmasını sağladılar. Gece gündüz tüm kanallardan bu bağlamda propaganda çalışmalarına maruz kalan Batı toplumu tıp literatürüne İslamfobia olarak adlandırılan yani İslam korkusu olarak adlandırılmış bir psikolojik rahatsızlığın emarelerini yaşamaya başlamıştı.  

 

Allah katından gelen ve peygamberlerin dilinden insanlara ulaştırılan hak din; her devirde kâfirlerin elebaşlarını korkutmuştur. Çünkü onlar, insanlar üzerinde kurdukları baskı ve sömürü düzenlerini kaybetmekle yüz yüze gelmişlerdir. İnsanları, "Allâh'a kul olmaktan çıkarıp kula kul hâline getiren her sistem”, İslâm'ın çağrısıyla büyük bir korkuya kapılmıştır. Bu, buzun, Güneş ışıklarını görünce eriyip gitme korkusudur. Bu, hak geldiğinde, bâtılın yok olup gitme korkusudur.

 

Hazret-i Mûsâ (a.s.) Firavun'un sarayına gittiğinde, Hazret-i İbrahim (a.s.) Nemrud'u Allâh'ın dînine dâvet ettiğinde, Hazret-i Îsâ (a.s.) insanları İncil'e davet ettiğinde zalimler nasıl titremişse, Peygamber Efendimiz Mekke'de "Lâ ilâhe illâllah!” dediğinde, Mekke'deki kibir abidesi putperest zalimler, Roma da, Sâsânî İmparatorluğu da öyle korkmuştur. Müslümanlar Medine'ye hicret ettiğinde, orada meskûn Yahudiler nasıl korkmuşsa, tarih boyunca Müslümanlarla karşı karşıya gelenler de hep aynı korkuyla korkmuştur.

İslâm onların canlarına, mallarına, dinlerine, çocuklarına, ailelerine, ticaretlerine, hatta içkilerine, bazı günahlarına karışmadığı hâlde; onlar İslâm'dan neden korkmuşlarsa, bugün İslâm'dan korkanlar da aynı sebeple korkmaktadırlar. Zira Güneş çıkınca gölgeler kaybolur. Habis ruhlu insanlar, temizlerin aralarında gezmesinden rahatsız olurlar; içlerinden "temizleri” çıkarmak isterler.

Peygamber Efendimiz, Müslümanların "Allah!” demesinden korkan bu insanlarla önce konuşmuş, onların gönüllerine ve zihinlerine ulaşacak yollar aramıştır. Ama duymak istemeyenden daha sağır, görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. İnsanın kalbi katılaşmaya başlayınca, taştan, kayadan bile daha sert, daha vurdumduymaz olur.

 

 


Yazarın Diğer Yazıları