KIYAMETE KADAR TÜRKLERE VERİLEN GÖREV “KÂBE MUHAFIZLIĞI”
Cevher mi, Cüruf mu, Köpük müyüz?
Şehir Diplomasisinde Tarihi Konya Zaferi
BU ONUR KONYA’NIN, BU BAŞARI UĞUR İBRAHİM ALTAY’IN
BİLMEK YETMİYOR
IBAN hesaplarıyla ilgili yeni düzenleme yolda
TÜRKİYE’NİN ÇELİK ZIRHI: CUMHUR İTTİFAKI...
Mezuniyet Törenleri ve İkiyüzlülüğümüz
TOPRAĞINI KAYBEDEN GELECEĞİNİ KAYBEDER
AŞÛRE GÜNÜ VE KANAYAN YARAMIZ KERBELA
“İYİ Kİ VARSINIZ“
Selçuklu Konferansları ve Ölümsüzleşen Mirası
Necmeddin Kübra Uluslararası Sempozyumu ve Ebu Reyhan Biruni Ürgenç Devlet Üniversitesi
EN İYİ ARKADAŞIM
Savaşın Yeni Yüzü: Ekran Başındaki Cepheler ve Simülasyonun Gücü
Kupayı Trabzonspor Kazanmadı Konyaspor Kaybetti.
Her şey için teşekkürler Konyaspor…
SAHİBİNİ ARAYAN MADALYA
AKŞAM OLMAKTA
ÇOCUK VE HAYAT - Çocuklar neden içine kapanır?
Sarı Lacivert Kemer
Konya’ya Bahar Geldi
216 yılında Büyük Hun Devleti'nin Çin tarafından yıkılması sonrasında Türkler Orta Asya'da 150 yıl kadar devletsiz kaldıkları bir dönem yaşamışlardır. Türklerin devletsiz kaldıkları dönemde gerçekleşen Çin baskıları Orta Asya'dan özellikle batıya ve güneye doğru büyük göçlerin yaşanmasında etkili olmuştu. Ak Hunlar Devleti (Eftalitler) işte söz konusu yoğun göçler sonrasında oluşmuş bir devlettir. İşte bu aşamada Doğu Göktürk idaresini elinde bulunduran İstemi Yabgu İpek Yolu ticaretinden daha çok pay alabilmek adına Sasani Devleti ile anlaşma yaparak Ak Hun Devleti'ne karşı ortak saldırılar düzenlemeye başlamıştır. İki devletin anlaşmalı ortak saldırılar sonucunda Ak Hun İmparatorluğu yıkılmış ve toprakları iki devlet arasında paylaşılmıştır. Bu olay sonrasında Ak Hun Devleti topraklarında barınan pek çok Türk boyu bölgeyi terk etmek zorunda kalır. (567)
İşte Kayı boyunun Arap Yarımadası'na yolculuğu tam da bu aşamada başlıyor. Kayıların göç için Arap Yarımadasını tercih etmelerinin en temel sebebi daha önceden bölgeyle olan ticari bağlantılarıdır. Mekke'ye ulaşan Türk topluluğu Kayılara mensup Süreyç sülalesiydi. Süreyç kabilesi özellikle savaşçı ve cesur karakter özelliklerinin yanı sıra demir işçiliğindeki maharetleri ile kısa zamanda Arap Yarımadasında isimlerini duyurdular, zamanla Arap kabilelerinin desteğini kazanmayı başardılar. Son derece saygın bir sorumluluk olan Kâbe'nin güvenliği görevini üstlendiler.
Peygamber Efendimiz risaletinin erken zamanlarında Osman bin Talha'nın davetlerine olumsuz cevap vermesi nedeniyle aralarında şu konuşma geçmişti,
-"Ey Osman! Ümit ederim ki, bir gün sen beni, bu anahtarı nereye isterseniz koyarsınız, kime isterseniz verirsiniz diyeceğin bir mevkide de göreceksin!”
- "O zaman Kureyş mahvolmuş, kıymetten düşmüş olur.”
- "Hayır! Asıl o zaman, Kureyş yaşayacak ve kıymetlenecektir.”
Süreyciler Arap Yarım adasında kazandıkları saygınlığa ve itibara karşın İslam'la şereflenmemişlerdi. Çünkü müşrik toplumlar nezdinde sahip oldukları saygınlıklarının en önemli gerekçelerinden biri Kâbe'nin muhafızlığı görevini layıkıyla yerine getirmelerinden kaynaklanıyordu. Nihayetinde iki taraf arasındaki amansız mücadele Uhud Savaşı ile zirveye ulaştı. 23 Mart 625'te gerçekleşen savaş sırasında Süreyç kabile reisi Osman bin Talha babasını, kardeşlerini ve pek çok yakın akrabasını kaybetmişti. Artık Kâbe'nin anahtarlarını sahiplenmek ve güvenliğini sağlamak noktasında sorumluluğu daha da artmıştı. Bu görevi kendisiyle paylaşabilecek, kendisine yardımcı olabilecek hiç kimsesi kalmamıştı.
Osman bin Talha'nın İslam'la Şereflenmesi; Osman bin Talha'nın İslamiyet'le şereflenmesi Hudeybiye olayına tesadüf eder. Hudeybiye'de ashab-ı kiramın Efendimiz (sav)'e olan muhabbetine ve sadakatine tanık olan Osman bin Talha onlara hayran kalır. Hicretin sekizinci yılında Mekke'nin fethinden önce Halid bin Velid ve Amr bin As ile birlikte Medine'ye gelerek Rasûlullah (s.a.v)'in huzurunda kelime-i şehadet getirir. Böylelikle Mekke'den Medine'ye hicret eden muhacir sevabı kazanan sahabelere dâhil olur.
Ancak Kâbe muhafızlığı görevi yine Süreyç kabilesinin bir sorumluluğu olarak devam etmiştir. Muhtemelen tahmin ediyoruz ki strateji gereği Efendimizin de talimatıyla bu süreçte Osman bin Talha inancını Mekkeli müşriklerden gizlemişti. Mekke fethedilip sıra Kâbe'nin putlardan temizlenmesine gelince Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz Osman'dan Kâbe'nin anahtarlarını istedi. Osman bin Talha annesini ikna etmeyi, başararak anahtarları Rasulullah (sav)'e teslim etti. Kâbe'nin kapısını açıp birlikte Beyt-i şerîf'in içine girdiler. Şükür secdeleri yaptılar ve dışarı çıkınca Rahmet Peygamberi efendimiz, "Allah'u Teâlâ size emanetleri ehline vermenizi emreder...” âyet-i celîlesini okuyarak Kâbe'nin anahtarlarını tekrar Osman bin Talha (r.a.)'a verdi. Daha sonra (sav) kendisine, "Ey Ebu Talha Evladı! Ceddinizden kalma olan emaneti size payidar ve baki olmak üzere alınız. Bunu zalim olmaksızın hiçbir kimse sizden alamaz.” buyurdu.
Efendimizin (Sav) bu hadis-i şerifine istinaden İngiliz emperyalizminin Arap Yarımadasına girerek Suud Krallığını peydahlamasına kadar geçen 14 asır boyunca hiç kimse Kayı boyunun Süreyç kabilesinden Kâbe muhafızlığını alması söz konusu olmadı. Ancak Suud Krallaığı ile birlikte 8 Ocak 1926'da Süreyçlerinden alınan Kabe muhafızlığı görevi bugün yeniden ehlini beklemekte. Günümüzde Kâbe'nin güvenliğini Yahudi bir özel güvenlik firmasının sağladığını da söylememizde fayda var.
2 ASIRLIK HATANIN BEDELİ KAYBOLAN GENÇLİK
TÜRKİYE – NATO ARASINDA SON VE BÜYÜK FİNAL
5G NE KADAR GÜVENLİ?
GELECEK 100 YILIN TÜRKİYE’Sİ
BATI MEDENİYETİ İSLAM’DAN NEDEN KORKUYOR?
TASARLANMIŞ KONTROLLÜ KAOS
SON HAÇLI SEFERİ VE SAVAŞIN KABALİST ARKA PLANI
RAMAZANDAN İSTİFADE EDEBİLMEK
FATMA NUR ÖĞRETMENİM ÖZÜR DİLERİM. SUÇ BENİM.
İNSANLIĞA DÜŞMAN ŞETAN VE ONUN ASKERLERİ