DOLAR
44,11
EURO
52,10
STERLİN
59,50
GRAM
7.968,10
ÇEYREK
13.150,58
YARIM ALTIN
26.213,50
CUMHURİYET ALTINI
52.203,83
Nurettin BAY
Nurettin BAY
nureddinbay@gmail.com
28 Şubat 2026 Cumartesi günü yayınlandı
DİĞER YAZARLARIMIZ

Müslümanların Büyük İmtihanı “Ne tarafta yer alacağız?”

İslam dünyası, belki de onlarca yıl unutulmayacak, bölgeyi altüst edecek yeni ve tehlikeli bir sürecin eşiğinde. Şer cephesi bir kez daha düğmeye bastı. Görüntüde hedef İran; gerçekte ise bütün İslam coğrafyası.

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ekseninin İran'a yönelik hamleleri, "bir devlete ders verme” görüntüsü altında ilerliyor. Oysa sahadaki tablo çok daha geniş. Gazze'de başlayan, ardından Suriye ve Lübnan'a doğru yayılan ateş hattı şimdi daha uzak coğrafyalara taşınmak isteniyor. Bu, yalnızca bir askeri operasyon değil; bölgede büyük fitneye yol açacak bir jeopolitik tasarım.

Benjamin Netanyahu'nun kısa süre önceki Washington temaslarının ardından yaşanan gelişmeler, sürecin spontane değil planlı olduğunu gösteriyor. Üstelik böylesi bir hamlenin  bir Ramazan günü başlatılması, sembolik bir mesaj niteliği de taşıyor. Bu cephe ne Ramazan dinliyor ne bayram. Onların ajandasında tek bir başlık var: İsrail'in güvenliği.

Diğer tarafta ise "dokuz savaşı bitirdim” diyerek Nobel Barış Ödülü'ne talip olan, hatta bu başkasının ödülüne el koyan bir Donald Trump var. Bugün gelinen noktada küresel ölçekte bir gerilim hattının fitili ateşlenmiş durumda. Bu ateş Orta Doğu sınırlarında mı kalacak, yoksa daha büyük bir yangına mı dönüşecek? Bunu zaman gösterecek. Ancak tehlikenin küçümsenmeyecek boyutta olduğu ortada.

Mesele sadece askeri değil; aynı zamanda mezhebi ve psikolojik bir savaş. İran'ın yıllardır bölgede izlediği politikalar, mezhebi kimliği bir güç aracı haline getirmesi, masum Müslümanların hayatına mal olan çatışmaları körüklemesi hafızalarda taze. Fakat bugün hesaplaşma günü değil; bugün daha büyük bir tuzağı görme günüdür.

Şer cephesinin temel hedeflerinden biri açık: Şii-Sünni fay hattını yeniden ve daha sert biçimde kırmak. Müslümanları birbirine düşürmek, kendi güvenli alanını genişletmek ve nihayetinde Filistin'den Lübnan'a, Suriye'den ötesine uzanan bir hâkimiyet kuşağı oluşturmak. Bu senaryoda Müslümanların birbirleriyle savaşması, dış aktörlerin en büyük stratejik kazancı olacaktır.

Osmanlı'nın yıkılışından sonra parçalanan coğrafyada kurulan ve çoğu zaman gerçek anlamda bağımsız hareket edemeyen devletlerin zafiyeti ortada. Aralarında Türkiye, Mısır, İran ve Suudi Arabistan gibi güçlü ülkeler bulunsa da ekonomik ambargolar, darbeler ve siyasi baskılarla bu ülkelerin manevra alanları daraltıldı. Şimdi ise yeni bir dizayn sürecinin işaretleri görülüyor.

Türkiye açısından tablo daha da hassas. Herhangi bir provokasyon, sınırlarımıza düşecek tek bir mermi dahi farklı sonuçlar doğurabilir. Türkiye'yi galeyana getirerek doğrudan savaşın içine çekme çabaları ihtimal dışı değil. Bu nedenle serinkanlılık, stratejik akıl ve diplomatik denge hayati önemde.

İran'a dair eleştiriler ayrı bir başlık. Bölgedeki hatalı politikalarını da, körüklediği çatışmaları da biliyoruz. Ancak bugün mesele İran'ı cezalandırma meselesi değildir. Asıl mesele, daha büyük bir yangının bütün İslam dünyasını sarmasını engellemektir.

Bugün Müslüman devlet başkanlarına büyük sorumluluk düşüyor. Gerilimi büyütmek değil, ateşkese ve barışa kapı aralamak zorundalar. En küçük kıvılcımı büyümeden söndürmek, belki de uygulanabilecek en doğru stratejidir.

Bu bir imtihandır. Hem devletler için hem milletler için. Düşmanın kim olduğu, hedefin ne olduğu berraklaşmak zorunda. Mezhep mi düşman? Komşu devlet mi düşman? Yoksa İslam dünyasını parçalayarak kendi jeopolitik hedeflerini gerçekleştirmek isteyen küresel güçler mi?

Akıl, basiret ve birlik… Şu an en çok ihtiyaç duyulan üç kavram bunlar.

Temennimiz odur ki bu coğrafya yeniden ateşle değil, adaletle anılsın. Ve Müslümanlar, bu büyük sınavdan parçalanarak değil, bilinçlenerek çıksın.

Yazarın Diğer Yazıları