Bir Gecede Alınan Başkan, Bir Asırdır Sorulan Soru
Dünya birkaç gündür hayretle aynı haberi konuşuyor: Venezuela Devlet Başkanı'nın, bir gece operasyonuyla, yüzlerce kilometre öteden başka bir devlet tarafından yatağından alınıp kaçırılması… Uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiği bu hadise, dünya tarihinde nadir görülen, hatta "ilk” denebilecek bir tabloyu önümüze koydu. Doğal olarak herkes şoke oldu.
Şok dalgası geçer geçmez gözler bu kez Venezuela halkına çevrildi. Çünkü tarihin öğrettiği temel bir hakikat vardır: Bir ülke başka bir ülkeyi savaşla yenebilir, hatta işgal edebilir. Ama o ülkenin halkı istemedikçe, orada atını rahat koşturamaz. İşte bu yüzden dünya kamuoyu şu sorunun cevabını arıyor: Venezuela halkı ne yapacak?
Yer yerinden oynayacak mı? Sokaklar dolacak mı? Çünkü ortada seçilmiş bir başkan var. Üstelik bu tür durumlarda "seçilmiş mi seçilmemiş mi” tartışması bile ikinci plandadır. Bir ülkenin delisini de, diktatörünü de o ülkenin mahkemeleri yargılar. Hesabı kendi milleti sorar.
Ekranlara ve sanal medyaya yansıyan tablo başka bir şey söylüyor. Venezuela'da kayda değer bir toplumsal tepki yok. Sadece sayıları oldukça sınırlı, cılız bazı gösteriler… Bu durum iki anlama gelebilir. Birincisi; Venezuela halkı zaten Maduro'dan memnun değildi ve bu gidişi kendi geleceği açısından olumlu görüyor. İkincisi ise çok daha düşündürücü bir ihtimal: Bağımsızlık, hürriyet, kendi kaderini tayin etme gibi kavramlar Venezuela halkın umurunda değil. Halkta, "beni kim yönetirse yönetsin, yeter ki hayatım biraz rahat olsun” anlayışı hâkim.
Hangisi doğru? Bunu bugün kesin olarak söylemek zor. Belki biraz zaman tanımak gerekiyor.
Ama buradan çıkarılması gereken asıl ders sadece Venezuela'ya ait değil. Biz, diğer bütün ülkeleri bir kenara bırakalım; Türkiye olarak bu tablodan ne anlıyoruz? Yıllarca benzer operasyonlara maruz kalmış, darbelerle, müdahalelerle bedel ödemiş bir milletten söz ediyoruz. Diğer darbelerin tamamı darbeyi yapanların yanına kar kaldı. 15 Temmuz hariç. Dışarıdan planlanan, içeriden destek bulan bir darbe girişimiydi… Halk sokaklara çıktı. Meydanlara indi. Ve aslında Erdoğan'a değil, kendi geleceğine sahip çıktı. O gece, dost da düşman da Türk milletinin böyle zamanlarda ne yapacağını gördü.
Zaman değişiyor, çağ değişiyor. Küresel kültürün dalga dalga üzerimize boca ettiği algı operasyonları, her dönem millette aynı duyarlılığı üretmeyebilir. İşte tam da bu yüzden çocuklarımızı ve gençlerimizi nasıl yetiştirdiğimiz hayati bir mesele hâline geliyor. Küreselcilerin millet, devlet, inanç, aile gibi kavramları silikleştiren; insanı köksüzleştiren politikaları karşısında bize düşen görev açık: Kendi evlatlarımıza güçlü bir kimlik kazandırmak.
Ne yazık ki yüz yılı aşan eğitim tecrübemize rağmen bu konuda hâlâ arzu edilen noktada değiliz. İnancımızı sağlıklı biçimde öğretemedik. Kültürümüzü aktaramadık. Dünyayla iletişim kuracak yabancı dil becerisini yaygınlaştıramadık. Nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, ya inancından tamamen kopuk bir alana yöneldi ya da farklı yapıların (cemaat, tarikat) kontrolüne girdi.
Mesele sadece inanç değil. Kültürde de benzer bir durum söz konusu. Aynı inanca mensup olsalar bile, her milletin kendine özgü kültürel kodları vardır. Gelenekler, görenekler, hayat tarzı, dünyaya bakış… Bunlar kaybolduğunda millet de yönünü şaşırır. Bugün çocuklarımıza ve gençlerimize "devlet nedir, millet nedir, vatan neden kutsaldır, bayrak neyi temsil eder” sorularının cevabını verecek bir eğitim anlayışına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Özellikle de küreselcilerin milletlerin kimyasını bozan oyunlarını iyi öğretmemiz gerekiyor. Atalarımız boşuna " Su uyur, düşman uyumaz” dememiş. Uyumuyorlar. Daha büyük iştiyakla çalışıyorlar. Meydanda bükemedikleri kolumuzu sanal medya mecralarında büküyorlar. Bizi biz yapan değerlerimizi sulandırıp, bizi bizden koparıyorlar.
Venezuela'nın yaşadığının bizim başımıza gelmemesi için —ve geldiğinde de özgürlüğümüze sahip çıkabilmek için— en güçlü sigorta budur. Bu işi özellikle ilkokul ve ortaokul çağında bitirmek zorundayız. Yol yakınken eğitim sistemimizi, müfredatı ve zorunlu eğitim anlayışını yeniden ele almak mecburiyetindeyiz. Meslekle ilgili birçok bilgi sonradan öğrenilebilir. Ama kimlik, aidiyet ve değer bilinci sonradan inşa edilemez.
Bugün; LGS, ÖSS, ÖYS ve benzeri sınavlarda hangi alanlardan soru soruluyorsa, çocuklarımızın önceliği de orası oluyor. Eğer gerçekten etkili bir müfredat istiyorsak, ölçme sistemini de bu hedefe göre yeniden düşünmek zorundayız.
Aksi hâlde bir gece yatağından alınan bir başkanın hikâyesi bizim hikayemiz olabilir.
Yazarın Diğer Yazıları