Türkiye-Suriye Kalkınma Hattı
Şubat ayında Yeni Konya Gazetesi aracılığıyla yaptığımız çağrıda, Suriye'deki çadır kent düzeninin sona erdirilmesi ve bölgenin üretim merkezli bir kalkınma modeliyle yeniden ayağa kaldırılması gerektiğini ifade etmiş, özellikle tekstil sektörünün bu dönüşümün öncüsü olabileceğini vurgulamıştık. Bugün sektörün en önemli temsilcilerinden gelen açıklamalar, bu yaklaşımın artık yalnızca insani ya da bölgesel bir temenni değil, aynı zamanda ekonomik bir çıkış yolu olarak da görülmeye başlandığını göstermektedir.
TGSD Başkanı Toygar Narbay'ın yaptığı açıklamalar bu açıdan dikkat çekicidir. Çünkü Türkiye'nin daralan tekstil üretim alanlarına karşı Suriye hattında yeni üretim havzaları kurulması fikri, aslında bölgenin yeniden inşasıyla Türkiye'nin ekonomik ihtiyaçlarını aynı zeminde buluşturan yeni bir perspektif ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım doğru yönetildiği takdirde yalnızca tekstil sektörüne nefes aldırmayacak, aynı zamanda savaşın yıktığı bir coğrafyanın yeniden ayağa kalkmasına da öncülük edecektir.
Burada mesele yalnızca düşük maliyetli üretim değildir. Bölgeye sadece "ucuz iş gücü alanı” gözüyle bakılması büyük hata olur. Çünkü Suriye'de yıllardır savaşın içerisinde kalmış ama üretme iradesini kaybetmemiş genç ve ciddi bir insan kaynağı bulunmaktadır. Esas değerlendirilmesi gereken unsur ucuz iş gücü değil, nitelikli iş gücü potansiyelidir. Kısa süreli mesleki eğitim programlarıyla milyonlarca insan yeniden üretim zincirine dahil olabilir. Özellikle tekstil sektörü bu dönüşüm için son derece uygun bir yapıya sahiptir. Ardından ayakkabı, tarım, kimya, ambalaj, lojistik ve hafif sanayi gibi sektörler de aynı model üzerinden bölgeye taşınabilir.
Bugün Suriye'nin büyük kısmı ağır bir yıkım yaşamış durumdadır. Şehirler, altyapılar, sanayi tesisleri ve tarım alanları büyük ölçüde harap olmuş vaziyettedir. Ancak tarih boyunca büyük yıkımlar aynı zamanda büyük ekonomik dönüşümlerin başlangıcı olmuştur. Eğer doğru planlama yapılırsa bu bölge önümüzdeki on yıllarda dünyanın yeni üretim ve ihracat merkezlerinden biri hâline gelebilir. Çünkü burada yalnızca yeniden inşa edilecek şehirler değil, aynı zamanda sıfırdan kurulabilecek yeni ekonomik havzalar bulunmaktadır.
Ancak bu noktada güvenlik yaklaşımının doğru belirlenmesi gerekir. Sürekli askerî koruma eksenli bir model uzun vadede yüksek maliyet üretir ve bölgeyi doğal olarak hedef hâline getirir. Tek taraflı güvenlik modeli yatırımcı açısından da kalıcı bir güven oluşturmaz. Ticaretin ve sanayinin sürdürülebilirliği yalnızca askerî korumayla sağlanamaz. Bu durum hem ekonomik yükü artırır hem de yatırım bölgelerini sürekli kriz atmosferinin parçası hâline getirir.
Bunun yerine çok uluslu güvence temeline dayalı yeni bir kalkınma modeli oluşturulmalıdır. Türkiye'nin öncülüğünde; Suriye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, Ürdün,
Kuveyt ve Azerbaycan gibi ülkelerin dahil olacağı ortak kalkınma programları geliştirilebilir. Böyle bir yapı yalnızca ekonomik yatırım anlamına gelmez; aynı zamanda bölgesel istikrarın ortak çıkar alanına dönüşmesi anlamına gelir. Ortak ekonomik zemin büyüdükçe güvenlik riski azalır, yatırım kalıcı hâle gelir ve bölge üzerindeki dış müdahale alanları daralmaya başlar.
Türkiye burada doğal koordinasyon merkezi olabilir. Çünkü hem üretim tecrübesine hem lojistik altyapıya hem de bölgeyi tanıyan sanayi kültürüne sahiptir. Ancak yükün tek başına Türkiye'nin omzuna bırakılması doğru değildir. Çok uluslu yatırım bankaları, ortak sanayi bölgeleri, uzun vadeli yatırım anlaşmaları ve uluslararası ticaret garantileriyle desteklenen yeni bir ekonomik kuşak oluşturulmalıdır. Bu yeni ekonomik kuşağın bir ayağının da Yunanistan olabileceği gerçeği unutulmamalı, artık çatışma dili yerine ekonomik işbirliği konuşulmalıdır.
Bugün coğrafyamızın en büyük sorunu yalnızca savaş değildir; üretimsizliktir, umutsuzluktur ve sürekli büyüyen sefalettir. İnsanların yıllarca çadır kentlerde yaşamaya mahkûm edilmesi sadece insani kriz oluşturmaz. Bu durum aynı zamanda düzensiz göçü büyütür, kaçak ekonomiyi besler, radikalleşmeyi artırır ve bölgesel kırılmaları derinleştirir. Umudunu kaybeden toplumlar zamanla yalnızca kendi ülkeleri için değil, tüm bölge için istikrarsızlık üretmeye başlar.
Bu nedenle yatırımın gecikmesi yalnızca ekonomik kayıp değildir. Geciken her yıl yeni sosyal kırılmalar, yeni göç dalgaları ve yeni bölgesel kaymalar oluşturur. Bugün sınır hattındaki nüfus yoğunluğu bile bunun açık göstergesidir. İnsanların kendi şehirlerine dönebilmesi için yalnızca konut yapılması yetmez; üretim alanlarının, iş imkânlarının ve ekonomik hayatın da yeniden kurulması gerekir.
Önümüzde tarihi bir fırsat bulunmaktadır. Eğer doğru değerlendirilirse Türkiye'nin öncülüğünde kurulacak üretim ve kalkınma modeli yalnızca Suriye'yi ayağa kaldırmaz; Türkiye'nin sanayi kapasitesini yeniden büyütür, bölgesel ticareti genişletir ve Avrupa ile Körfez arasında yeni bir üretim koridoru oluşturur. Tarihi süreç buna işaret etmektedir.
Artık yardım düzenini kalıcılaştırmanın değil, üretim düzenini başlatmanın zamanı gelmiştir. Çadır kent mantığıyla gelecek kurulamaz. İnsanlara yeniden şehirlerini ayağa kaldıracak üretim, eğitim, sanayi ve ticaret imkânları sunulmalıdır. Gıda yardımı dağıtan derneklerimizin yanında kalkınmayı önceleyen vakıflarımızın varlığının da artması elzem hale gelmiştir. Bölgenin yıllardır biriken kalkınma isteği doğru yönetilirse bu coğrafya artık savaşlarla değil, üretim gücüyle anılmaya başlayacaktır.
Hüseyin BAŞ – huseyinbas@gmail.com
Yazarın Diğer Yazıları