GÖNÜLLERE CEMRE NE ZAMAN DÜŞECEK?

Cemre; ikisi Şubat ayında ve biri Mart başlarında olmak üzere, birer hafta arayla önce havada, sonra suda ve daha sonra da toprakta oluşan sıcaklık yükselişi.

Arapça kökenli bir kelime olan "Cemre”, "Kor Ateş” anlamına geldiğinden bir kor ateşin sıcaklığının (yani baharın gelişiyle birlikte dünyaya daha kuvvetli gelen güneş ışınlarının) hava, su ve toprağa etki etmesiyle ısınmanın gerçekleşmesi kastedilir. Bu etki için "düşmek” fiili kullanılagelmiştir. "Cemre düştü mü?”,”Cemre düştü!” gibi benzetmeler halkımız arasında yaygındır.

Halkımızın arasında yaygın olarak baharın müjdecisi olarak bilinen sıcaklığın artması olayına cemre denir. Meteorolojik bir olay olarak bilinen cemre ise takvimlerde ilkbahardan önce birer hafta aralıkla havaya, suya ve toprağa düştüğü inanılan ısıtıcı (ısıl) güç veya sıcaklık yükselmesi olarak tanımlanır.

Cemre düşmesi olayı eski zamanlarda Arap halkından ortaya çıkmış bir hava olaydır. Arap halkı sıcak aylarda yüksek yerlerde yaşamaya başlardı. Soğuk havalarda ise alçak yerlerde yaşamlarını sürmüşlerdir. Genellikle düzlük yerler tercih edilmiştir. Bu düzlüklerde orta bölümlerinde çadırlar kurulmuştur. Hayvancılığın yaygın olduğu bu dönemde hayvanları çadırlardan uzak kalmaması amacıyla çadıra yakın yerlerde bulundurmuşlardır.
Kış mevsiminin gelmesi ile çadıra yakın yerlerde 3 ateş yakılır. Bu ateşler farklı sebeplerden yakılmaktadır. Birinci ateş insanlar için, ikinci ve üçüncü ateş ise hayvanlar için yakılmaktadır. Havaların ısınmaya başlaması ile ateşler teker teker söndürülür. Böylece bu hava ısınması olayına cemre düşmesi denir.

Görüldüğü gibi cemre; sıcaklık yükselişi demektir. Tabiatın ısınması, doğadaki sıcaklık artışıdır.

Sıcaklık; muhabbete, sevgiye, hürmete, kucaklamaya, hal hatır sormaya, toprak gibi mütevazı olmaya, insani ilişkilerin yükselmesine… işaret eder. Güneş nasıl, dünyayı ısıtıyor, karanlıkları aydınlatıyor, buzları eritiyor, rengarenk çiçeklerin açması, ağaçların canlanması, toprağın dirilmesine sebep oluyorsa gönüllerimizi sevgi cemresi neden ısıtmasın?

Toplumda öfke patlaması var. İnsanlar sanki barut fıçısı! Küçücük bir olumsuzlukta hemen kavgaya, kaba kuvvete, sinirlenip etrafında fitne fücur rüzgârları estirmeye hazır vaziyette. Kimsenin, kimseye tahammülü kalmamış.

Öfke kontrolümüzü kaybettik. Sinirlerimize hakim olamıyoruz. Pire için yorgan yakmayı yeğliyoruz. "Bir çuval cevizi berbat etti”, "Rüzgar eken fırtına biçer”, "keskin sirke küpüne zarar verir”, "Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözleri ve

 

"Ne kendisi etti rahat,

Ne verdi dünyaya huzur,

Yıkılıp gitti dünyadan,

  1. ehli kubur” şiiri boşuna söylenmemiştir.

 

Doğaya düşen cemre kadar gönüllerimize de cemre düşse iyi olmaz mı? Doğanın ısındığı, toprağı, havayı, suyu ısıttığı kadar içimizi, ruhumuzu, gönlümüzü de ısıtsa çok güzel bir haslete kavuşmuş olmaz mıyız? Sevgili peygamberimiz;

" Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” demiyor mu? Kur'an, baştan sonuna kadar güzel ahlak değil mi? Müslüman olmak, Mümin olmak; gönüllerde cemre oluşturmak, canları ısıtmak değil mi? "Mümin; elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu kimsedir” Peygamber ilkesi, bizi ısıtmıyor mu? "Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma” ahlakî düsturu gönüllerimize cemre gibi düşmeyecek mi?

 

 

İnliyorum!

Aslî vatanımdan uzak kıldılar,

Ney gibi durmadan inliyorum ben,

Beni gurbet illerine saldılar,

Ney gibi durmadan inliyorum ben!

 

Aşkın ateşidir beni yandıran,

Dosttan ayrılığa nefsi kandıran,

Hasretin zehrine canı bandıran,

Ney gibi durmadan inliyorum ben!

 

Gurbet bir ıstırap gurbet bir aşı,

Gurbet hep sıkıntı gurbet gözyaşı,

Sevgiliye giden atlama taşı,

Ney gibi durmadan inliyorum ben!

 

"La” ya yönelişler karanlık hüyük,

Gafletin kullara vebali büyük,

Aşkın hasretleri belalı bir yük,

Ney gibi durmadan inliyorum ben!

 

 

 

Ensar Olamadık!

 

Ensar muhacirle, nasıl kardeşti?

Hepsi gerçek dosttu, akrandı eşti.

Elleri değil de, ruhlar birleşti,

Biz hala bir Ensar, olamadık ki!

 

"Müslümanlar kardeş”, der Kur'an'ımız,

"En güzelini ser”, der Furkan'ımız,

"Varın yoğunu ver”, der Rahman'ımız,

Biz hala Kur'an'la, dolamadık ki!

 

Mümini döveriz, dine söveriz,

Batıla; "gel, gel” der, Hakkı kovarız,

Helale hiç bakmaz, haram geveriz,

Samimi Müslüman, kalamadık ki!

 

İnançlar kâğıtta, uygulanma yok,

Gözyaşı ağıtta, duygulanma yok,

Gerçeğe bakıp da, sorgulanma yok,

Hakikati asla, bulamadık ki!

 

Nebiyi dinledik, ashabı da hep,

Tâbi'yi dinledik, ahbabı da hep,

"Veli”yi belledik, erbabı da hep,

Hiç birisinden ders, alamadık ki!

Yazarın Diğer Yazıları