İbrahim Olabilmek!

İbrahim’leri yetiştirmeyen toplumlar, Nemrut’ların sayısının çoğalmasına sebep olur!
“Ey rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerin zulmüne uğratma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen, mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibisin!” (Mümtehine/5)
   “Sakın, Allah’la beraber başka ilahlara yalvarma!” (Şuara/213)
“İnkar edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra peygamber’e karşı gelenler, hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır.” (Muhammed/32)
“Kendilerine hainlik edenleri savunma! Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez!” (Nisa/107)
“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği, kabirlerdeki kâfirlerin ümit kestikleri gibi tamamen âhiretten ümitlerini kesmiş bir toplumu dost edinmeyin.” (Mümtehine/ 13)
“Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır!” (Saff/8)
Allah, insana akıl vermiş, idrak, iz’an, düşünme, fikretme yeteneği bahşetmiş! “Dünyayı; yönet, idare et, benim halifem ol” diye yetkilendirmiş! Yaratıcı o kadar çok seviyor ki insanı; eğer sevmemiş olsaydı, ilk insan olan Hz. Âdem’i yarattıktan sonra ona tevhid dininin peygamberliğini vermez; “ne halin varsa gör, benden bu kadar” diyerek, bırakır ve yoluna devam etmesini isterdi. Ama öyle yapmamış, yolunu şaşırmasın, yanlışa düşmesin, ilerde sıkıntı çekmesin, ahiret aleminde problemlerle karşılaşmasın diyerek; bir de kılavuz- kutsal kitap- vermiş!
Bununla da yetinmemiş; yine de hatası, günahı olduğu zaman; fırsatı değerlendirsin, en kısa zamanda yaptığına pişman olsun, ben de affedeyim diyerek; “tevbe” kapısını oluşturmuş! Bu, öyle bir kapı ki; kıyamete kadar açık! Kimse şunu diyemez, dememelidir; “ne yapayım, bu benim kaderim, artık bundan kurtulamam, benimle beraber mezara kadar gidecek…” böyle bir anlayış, böyle bir mantık; aklı olan, iradeye sahip bir insanda bulunmaz, daha doğrusu bulunamaz.
İnsanın yaratılış serüveni; Adem, Âdem ve Adam şeklindedir. Önce insan yoktu, hiçbir alem yoktu. Yani adem idi. Adem; yokluk demektir. En önce dünyayı, bitkileri, hayvanları yarattı. En sonunda da insanı yarattı! Bu yaratılış; Âdem’in varlığı demektir. Tabii Âdem’in adam olması lazım. Adam olmak için de bazı yapılması gerekenler söz konusu. Yapılması gerekenlerin başında; Allah’ı tanımak, verdiklerine şükretmek, yaratanın emir ve yasakları istikametinde hareket etmek gelir.
Bu yüzden Allah insana; akıl vermiş ki; “aklını kullanarak beni tanısın, varlığımı bilsin” diye. Öyleyse aklı olan, akıllıyım diyen birisinin mutlaka yaratılanlara bakarak Allah’ı bulması zorunludur. Uzağa gitmeye gerek yok, kendi bünyemizde bunu bulabiliriz. Biz; bir damla sudan (spermden) yaratıldık. Sonra bir çiğnemlik et olduk, kemikler halk oldu, organlarımız meydana geldi. Zamanı gelince dünyaya gözümüzü açtık! Düşünebiliyor musunuz? Bir sudan; kemikler, gözler, eller, ayaklar, kulaklar, daha önemlisi akıl ve düşünme yeteneği meydana geliyor! Bu, hayrete düşüren bir sır değil mi? Aynı zamanda düşünmeyi gerektirmez mi?
Bu sistem hiç şaşmıyor! Kalbimiz, doğduğumuz günden beri durmadan, teklemeden çalışıyor! Her organın görevi ayrıdır. Hiçbirisi, “bugün ben yoruldum, izin yapacağım” demiyor! Kalp motorunun çalışması karşılığında Allah; “kalbin çalışma ücreti”ni isteseydi acaba hangi birimizin gücü yeterdi? Doğduğumuz günden beri nefes alıp veriyoruz! Üstelik parasız! Şayet Allah, “ey kullarım! Alıp verdiğiniz nefeslerin ücretini ödeyin” deseydi gücümüz yeter miydi?
Hayatı; “Lâ” ve “İllâ” olarak iki bölüm halinde ele almak mümkündür. Her peygamberin görevi; “Lâ”dan “İllâ”ya yükselişe doğru gidiştir. Hz. İbrahim, bunun en etkin ve en kahramanca örneğini vermiştir.
Lâ’dan, illâ’ya bir çeşit hicrettir. Kur’anda, “fi sebilillah” ifadeleri vardır. Anlamı; Allah yolunda demektir. Allah yolu, dünya kurulduğu andan itibaren kıyamete kadar süreceğine göre, kıyamete kadar hicret devam edecek demektir. Her insan, Allah yolunda olmaya ve kalmaya devam etmek zorundadır. Hiçbir insan, Allah’ın ilahi kurallarının dışında değildir ve olamaz da. Tabir yerindeyse, Allah’ın ilahi kanunları bizi çepeçevre kuşatmıştır. Ya bu dünyada onlara uygun davranır, hayatımızı düzene sokarız, ya da sonuç felaket olur! Kimse; “ben Allah’ın kuralını tanımıyorum, Allah’ı kabul etmiyorum” deme lüksüne sahip değildir.


Yazarın Diğer Yazıları