MAKAM HIRSINDAN BAŞI DÖNENLER!

 

KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

kazimozturk@yenikonya.com.tr

kazim_ozturk2016@mynet.com

kazimozturk254@gmail.com

semazen.net

 

 

İnsanoğlunun fıtratında var olan makam ve şöhret duygusu törpülenmediği takdirde insanı nefsin istek ve arzularına karşı zaafa düşüreceğinden, bu durum kişiyi kendini insanlara farklı gösterme ve beğendirmeye sevk eder. Makam kelimesi, Arapça kökenli olup kalkılan yer anlamına gelir. Bu da toplumsal yönüyle, insanları yönetmeye ilişkin oluşturulan, belli bir hükmetme alanı bulunan sosyal olgu ve konum demek olan "mevki” kavramıyla birlikte kullanılagelmiştir.

Şöhret, ise herkesçe bilinme, tanınma durumu, ün, ünlü kimse ve tanınmış olma gibi manalara gelmektedir. Makam ve mevkiler insanları daha tanınır hâle getirdiğinden bu durumdakilerin kendini beğendirme ve gösterme eğiliminde olacağı aşikârdır.

Yaratılış itibarıyla "nefis" sahibi olan insan, nefsin isteklerine karşı çok zayıf bir varlıktır. "İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa, 28) ayet-i kerimesinde vurgulanmak istenen hususun; insanın yaratıcısına karşı acizliğini anlayabilmesi, dünyanın geçici bir makam olduğunu fark edebilmesi, gururlanıp kibirlenmemesi, Rabbinin yüce kudreti karşısında hiçliğini kabul etmesi ve O'na kul olmaktan başka bir çaresinin olmadığının anlaşılmasıyla ilgili olduğunu görebilmekteyiz.

İnsanı başkalarına karşı üstünlük taslamaya ve övünmeye sevk eden her türlü mal, makam ve şöhret insana itibar kazandırır. Bunun muteber olanı ise hırsa kapılmadan ve helal sınırlarını aşmadan sağlanan itibardır. Aksi halde makam ve şöhret düşkünlüğü veya meşhur olma arzusu ya da parmakla gösterilmeyi istemek durumu sahibi için büyük bir afet olur. "İnsan kendini müstağni ve zengin görünce mutlaka şımarır.” (Alak/ 6- 7) buyrulmaktadır.

 

Makam sevgisi ve şöhret düşkünlüğü, ihlâsı zedeleyen ve yok eden en büyük manevi hastalıktır. Bu da özellikle günümüzde kiminde koltuk sevdası şeklinde kendini gösterirken kiminde sosyal medyada tanınmak arzusu, kiminde de ise radyo-televizyonda boy göstermek olarak ortaya çıkmaktır. Böyle kişiler sadece makam ve mevkie yöneldikleri için Hakk'ın rızasından ziyade halkın memnuniyetini gaye edinebilmektedir. Şöhret hastalığına yakalanan kişi esfel-i sâfilîn derekesine düşer ve dünyada imtihanı kaybederken ahirette de gazaba ve azaba duçar olur. Bu hoşlanma biçimi ihlası kaybettirir ve sahibini riyakâr yapar.

Bulunduğumuz makam-mevkileri ve sahip olduğumuz tüm imkânları hayır yoluna birer vasıta kıldığımız takdirde bunlar bizim için bir ahiret kazancı haline dönüşür. Hadis-i şerifte "Bir saat (veya bir gün) adaletle hükmetmek, bir sene (veya altmış sene) nafile ibadetten hayırlıdır.” buyrulmuştur. Kur'an da "Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder.” (Nahl, 16/90) buyrulur.

Fakat mal, makam ve mevki hırsı sürekli içimizi kemirirse haktan, hakikatten ve adaletten uzaklaşmış oluruz; sonra da hakkın karşısında durup batıl yanlısı tutumumuzla içine düşeceğimiz yanlışlar bizi dünyanın peşine düşürür ve ahiretimize zarar verir. Hz. Ali (RA)'ye dünyayı sordular. O da "Kısa mı anlatayım, uzun mu?” diye karşılık verdi. "Kısa anlat” demeleri üzerine Hz. Ali (RA): " Helalinin hesabı, haramının azabı olan bir yerdir” dedi.

 

Hadis-i şerifte, (Paranın kuluna, paraya tapana lanet olsun!) buyuruldu.

 

İmtihan gayesiyle dünyaya gönderilen insanın gerçek huzur ve saadeti, ruhlara eza veren pürüzleri bertaraf edip ulvî duygularla iman şerefine uygun bir hayat yaşamasındadır. Bunun için de, ebedî saadeti gölgeleyen ve ruhları zehirleyen nefsanî sıfatlardan arınmak şarttır. Bunlar içinde ilk olarak ifade edilmesi gereken; hubb-i riyaset, yani baş olma sevdası, makam ve şöhret ihtirasıdır.

Manevî bakımdan ilerleme kaydetmek, nefsanî arzuların tasfiyesi ile gerçekleşir. Fakat böyle bir tasfiyede insanı en son ve en zor olarak terk eden nefsanî arzu; "makam sevgisi ve baş olma sevdası”dır. Zira bu çirkin hal; ucub, kibir, tamah ve hırs gibi pek çok kötü sıfata kaynaklık eden en köklü nefsanî yöneliştir. Bundan dolayı onun gönülden sökülüp atılması pek güçtür ve bu yüzden manevî terbiyede onun tasfiyesi en sona kalır.

 

"Mala ve mevkie düşkün bir adamın dinine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zühd, 43)

 

Mevlana şöyle der:

" Beri gel, daha beri, daha beri
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?
Bu hır-gür, bu kavga nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte
Ne diye bu direnme böyle?
Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?
Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek
Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?
Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikisi de
Peki kutlu ne, kutsuz ne?

.....

Dünyada nice diller var, nice diller
Ama hepsinde de anlam bir
Sen kapları, testileri hele bir kır
Sular nasıl bir yol tutar gider
Hele birliğe ulaş, kavgayı, hır-gürü bırak
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir.” (06 ARALIK 2023)

 


Yazarın Diğer Yazıları