KAYBOLAN NESİL DEĞİL KAYDIRILAN YÖNDÜR
YARATILIŞ GAYEMİZ
Yazma Eserlerin İzinde: 20 Mayıs 2012’de, Alâeddin Keykubat’ın hz. Mevlâna ve Ailesini Konya’ya Davet Mektubu Bulundu
BAŞKASINI ELEŞTİRMEDEN ÖNCE KENDİMİZİ ELEŞTİRİYE TABİ TUTALIM
AKŞAM OLMAKTA
Tur rehberi mi şarap gurmesi mi?
Ekonomide yeni şeyler söyleme zamanı
İlk Yarıdaki Coşkulu Oyunla
MAÇKA YOLLARI
Berkan Kutlu, Konya mutlu
Ateşkes mi, Sadece Bir Ara Mola mı? İran–ABD Geriliminin Gerçek Anlamı
ÖNCE BİZ ŞIMARDIK
ÖZBEKİSTAN’DA GENÇLER İÇİN MİLLİ RUH VE MİLLİ TARİH ÇALIŞMALARI
RED ETME
İslam’ı Zirveye Taşıyan Âlimler (7.Yüzyıldan 13.Yüzyıla)
GELECEK 100 YILIN TÜRKİYE’Sİ
Antalya Güneşi, Konya Rüzgârı
Gelecek İnfaz Edildi
ÇOCUK VE HAYAT - Çocuklar neden içine kapanır?
Sarı Lacivert Kemer
Konya’ya Bahar Geldi
İnsana İyi Gelen Melodiler
5816 KALDIRILMALI MI?
İRAN’DAN SONRA SIRA KİMDE?
3 Mayıs 2026'da Konya yine tarihle, gönülle ve irfanla buluşacağımız o büyük güne hazırlanıyor: Hz. Mevlânâ ve ailesinin Konya'ya teşriflerinin yıl dönümü… Bu yılki Teşrîf i Mevlânâ programı sadece bir anma değil, aynı zamanda kadim bir davetin yeniden okunması, yeniden idrak edilmesi için eşsiz bir vesile.
Hz. Mevlânâ'nın ailesi Belh'ten ayrılmaya karar verdiğinde, henüz Moğol fırtınası ufukta belirmiş, siyasi istikrarsızlık bölgeyi sarmıştı. Bahâeddin Veled'in bu yolculuk kararında siyasî şartların, Harzemşah otoritesinin baskıcı havasının, aynı zamanda gönlünde taşıdığı irşad idealinin payı olduğu kaynaklarda zikredilir. Belh'ten başlayan bu uzun göç; Vahş, Semerkand, Nişabur, Bağdat, Hicaz, Şam güzergâhıyla Anadolu'ya uzanan, adeta bir gönüller fetih yolculuğudur. Bu yolculukta Erzincan, Larende (Karaman) gibi beldeler, sadece konaklama mekânı değil, irfan tohumlarının serpildiği bereketli menziller hâline gelmiştir.
Sipehsâlâr ve Eflâkî gibi kaynaklar, güzergâh ve ikamet süreleri konusunda bazı farklılıklarla aktarım yapsalar da, üzerinde ittifak ettikleri hakikat şudur: Bu aile nereye uğramışsa, oraya ilim, zühd, irfan ve ahlâk taşımıştır. Karaman'da ikamet ettikleri yıllarda Mevlânâ, Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Bânû Hatun'la evlenmiş, Sultan Veled ve Alâeddin dünyaya gelmiş, böylece hem nesebî hem manevi bir silsilenin temelleri burada atılmıştır. Bu tablo, bize ailece hicret eden, ailece ilim ve irfan yolunda yürüyen bir örnek sunar. Bugünün dünyasında aile kurumunun hâli ortadayken, bahsi geçen göç hikâyesi, başlı başına ibret alınacak bir aile modeli olarak önümüzde durmaktadır.
Tam da bu yıllarda, Anadolu Selçuklu başkenti Konya'da bambaşka bir hazırlık sürmektedir. İlim ve ilim erbabını ziyadesiyle seven, onları himaye etmeyi sultanlık şerefinin ayrılmaz parçası kabul eden Alaeddin Keykubad tahta oturmuş, Konya'yı adım adım bir irfan merkezine dönüştürmektedir. Muhyiddin İbnü'l Arabî, Sadreddin Konevî, Şehâbeddin Sühreverdî ve daha nice isimler bu iklimde Konya'ya uğramış, eğitim halkaları kurmuş, söz ve hâl ile şehirde bir ruh yükselişi meydana getirmiştir. İşte bu iklimde Sultan, Bahâeddin Veled'i ve aile fertlerini Konya'ya davet eder. Tarihî kaynaklar, bu davetin varlığını asırlardır naklediyordu; fakat davetin bizzat metnini gösteren somut bir belgeye bir türlü ulaşılamamıştı.
Geçtiğimiz yıllarda Konya Yazma Eserler Kütüphanesi'ne bağışlanan bir belge, işte bu noktada tarihimizin üzerine yeni bir ışık düşürdü. Konya'da yaşayan Lütfiye Nur Kunter, kütüphaneye 11'i yazma, 60'ı matbu eser olmak üzere zengin bir koleksiyonla birlikte çok sayıda belge ve mektup hediye etti. Bu koleksiyon içinde, 1890'lı yıllarda Konya'da görev yapan Müstantık Ali Bey'in tuttuğu notların yer aldığı bir defter de bulunuyordu. Söz konusu defterde, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad'ın, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin ailesini Karaman'dan Konya'ya davet eden mektubunun metnini ihtiva eden bir kayıt ortaya çıktı.
Mektubun bulunduğu yazma; suyolu filigranlı kâğıt üzerine siyah mürekkeple rıka hattıyla yazılmış, 27x195-210x150 mm ölçülerinde, yeşil deri üzerine şemseli, zencirekli, miklepli mahfazalı, mukavva ciltli ve 55 varaklık mütevazı ama kıymetli bir eserdir. Şekli itibarıyla bir "defter”, muhtevası itibarıyla ise Selçuklu tarihimize yeni bir pencere açan kaynak hüviyetindedir. Zira tarihçiler bugüne kadar, "Sultan Alaeddin'in Bahâeddin Veled'i Konya'ya ısrarla davet ettiği” bilgisini naklediyor, ancak bu daveti içeren bir metne işaret edemiyorlardı. Bu mektup, her ne kadar orijinal Selçuklu devri nüshası olmasa da, 19. yüzyılda kaleme alınmış bir suret vasıtasıyla o davetin dilini, üslubunu ve ruhunu günümüze taşımaktadır.
Mektubun dili olgun bir Osmanlı Türkçesidir. Satırlara sinen üslup, hem bir sultanın vakarını, hem de ilim ve irfan ehline duyduğu aşk ve hürmeti yansıtır. Sultan Alaeddin, Mevlânâ'yı ve ailesini Konya'ya davet ederken "Ey hakikat âlemini aydınlatan güneş!” hitabıyla söze başlar. Güneş benzetmesi, sadece bir iltifat değil; Konya'nın manevi karanlığını aydınlatacak bir doğuşu, yeni bir çağın başlangıcını işaret eden sembolik bir ifadedir. Mektubun satırlarında, "Kereminizle bu kadar yakın bir mevkiye geldiniz, lütfedip gelişi çabuklaştırırsanız, şehrimiz şereflenmiş, gönül gözlerimizin hanesi nurla dolmuş olur” minvalinde cümlelerle, onlardan beklenenin sadece zahirî ikamet değil, Konya'nın gönül dünyasının ihyası olduğu vurgulanır.
Bugünkü Türkçeyle ifade edildiğinde, Sultan'ın niyazı kısaca şudur: "Merhamet ve ihsanınızın feyzine güvenerek, uğurlu adımlarınızla şehrimizi bir an önce şereflendirmenizi niyaz ederiz; cemaliniz güneş gibi parlasın ki, gönül gözümüzün hanesi nurlarla dolsun.” Bu birkaç cümle, hükümdar ile âlim arasındaki ilişkiyi, güç ile irfan arasındaki hiyerarşiyi de veciz şekilde ortaya koyar. Sultanın elinde kılıç, Bahâeddin Veled'in elinde kalem ve gönül vardır. Kılıç, kalem ve gönül birleştiğinde ise ortaya sadece güçlü bir devlet değil, yüzyıllara damgasını vuran bir medeniyet çıkar.
Bu mektubun varlığı, Mevlânâ ve ailesinin Konya'ya teşrifinin "tesadüfî bir göç” değil, idrakli ve bilinçli bir davetin neticesi olduğunu gösterir. Bir tarafta, siyasî kavgalardan usanmış, ilmin ve irfanın daha güvenle yeşereceği bir iklim arayan bir aile… Diğer tarafta, ilim ehlinin bereketini fark etmiş, şehrini bu bereketle taçlandırmak isteyen bir sultan… Bu iki niyetin, bu iki arayışın bir mektupla buluşması, Konya'nın tarihini ve kimliğini kökten değiştiren büyük bir dönüm noktasıdır. Darul Mülk vasvını taçlandıran en önemli adımlarından biridir. 3 Mayıs 1228'de Bahâeddin Veled ve aile fertleri, dostlarıyla birlikte Selçuklu başşehri Konya'ya doğru yola çıktıklarında, belki de kimse bu yolculuğun insanlık tarihine böylesine derin izler bırakacağını tahayyül edemiyordu.
Sultan ve Konya halkı, bu kıymetli misafirleri yolda karşılamış, sultan onları kendi köşkünde ağırlamak istemiş, ancak Bahâeddin Veled ilim ve irfan yolunda olanlar için en münasip mekânın medreseler olduğunu söyleyerek Altunapa Medresesi'ne yerleşmeyi tercih etmiştir. Bu tercih, dünyevî ihtişama karşı ilmin ve talebe halkasının öncelenmesi bakımından manidardır. Konya'nın gerçek şerefi, saray duvarlarının süsünde değil, medrese odalarının mütevazı sedirlerinde yapılan ders ve sohbetlerde aranmalıdır. Nitekim kısa sürede Sultan Alaeddin başta olmak üzere pek çok insan Bahâeddin Veled'in ders halkalarına katılmış, Konya sokaklarına yeni bir ahlâk ve tefekkür dili yayılmıştır.
24 Şubat 1231'de Sultânü'l Ulemâ Hakk'a yürüdüğünde, geride sadece Ma‘ârif adlı irfan hazinesi değil, aynı zamanda bir "Mevlânâ Celâleddîn i Rûmî” de bırakmıştı. Bu miras, hem eserler hem de bir şehir kimliği olarak Konya'nın ruhuna işlemiştir. Bugün Konya, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçileri ağırlıyorsa, bu sadece Mevlânâ'nın şiir dilinin cazibesiyle değil, işte bu köklü davetin, bu bilinçli teşrifin ve bu irfan halkasının asırlar boyu devam eden bereketiyle mümkündür.
İşte 3 Mayıs 2026'da düzenlenecek Teşrîf i Mevlânâ programı, bütün bu tarihî arka planın, satırlara yazılan bir mektubun ve gönüllere yazılan bir davetin yeniden hatırlanması demektir. O gün, sadece takvim yaprağında bir tarih değil; Belh'ten Konya'ya uzanan irfan yolunun, Alaeddin Keykubad'ın "Ey hakikat âlemini aydınlatan güneş!” diye başlayan hitabının, Müstantık Ali Bey'in defterine düşülen notların, Lütfiye Nur Kunter'in bağış duyarlılığının ve Konya Yazma Eserler Kütüphanesi'nin emanet bilincinin hep birlikte okunacağı bir gündür.
Bu yılki programı anlamlı kılan, sadece merasim düzenlemek, protokol konuşmaları yapmak, sema ayinleri icra etmek değildir. Asıl olan, bu mektubun bize söylediğini duymaktır. Sultan Alaeddin, Mevlânâ ailesini Konya'ya davet ederken, aslında şehri ilme, irfana, ahlâka, adalete davet ediyordu. Bugün bizler de aynı mektubu kendi iç dünyamıza yöneltmeliyiz. Konya, kendi içindeki karanlıkları aydınlatacak bir "hakikat güneşi”ne yeniden kapılarını açabiliyor mu? Ailelerimiz, bu göç yolculuğundaki gibi birlikte yürüyebiliyor mu, ilim ve irfanı yine ön safa konabiliyor mu? Yoksa mektubun sadece süslü cümlelerini okuyup, hakikat yükünü üzerimizden atmayı mı tercih ediyoruz?
Teşrîf i Mevlânâ programı, eğer bu soruları bize hatırlatıyor, bizi kendi muhasebemize çağırıyorsa anlamlıdır. Yoksa sadece takvimde bir gün, programda bir başlık, haberde bir satır olarak kalır. Oysa Konya, tarih boyunca, "program yapılan şehir” değil, "programı bizzat yaşayan şehir” olduğunda büyüktü. Mevlânâ'nın dediği gibi, "Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait…” Öyleyse 3 Mayıs 2026, sadece geçmişi anlatan bir anma değil, bugünü ve yarını inşa eden bir uyanma günü olmalıdır.
Bu sene Yeni Konya'nın sütunlarından baktığımızda, elimizde hem bir mektup metni, hem bu mektubun bulunduğu yazmanın hikâyesi, hem de asırlardır devam eden bir anma geleneği var. Mesele, bu üç unsuru birleştirebilmektir: Arşivdeki belge, kalpteki sevgi, şehirdeki hayat. Arşiv belgesini okumak kadar, kalbin belgesini tazelemek; Mevlânâ'yı müze vitrinlerinden çıkartıp evlerimizin, sokaklarımızın, kurumlarımızın ahlâkına misafir etmek zorundayız. Çünkü eğer o "hakikat güneşi” bugün de iç dünyamızı aydınlatmıyorsa, mektubun bulunmuş olması yalnızca tarihçiler için bir not, bizim içinse kaçırılmış büyük bir fırsat olarak kalır.
3 Mayıs'ta yapılacak her etkinlik, atılacak her adım, söylenecek her söz, işte bu mektubun ruhuna uygun olmalıdır. Sultan Alaeddin'in satır aralarındaki tevazusu, Bahâeddin Veled'in dünya nimetlerine karşı mesafeli duruşu, Mevlânâ'nın gönül ufku, Konya halkının misafirperverliği bugünün programlarına da sinmelidir. O zaman Teşrîf i Mevlânâ, sadece bir günün adı değil; Konya'nın her günü için geçerli bir ahlâk çağrısı hâline gelir.
Dileğimiz şudur: Bu yılki Teşrîf i Mevlânâ programı vesilesiyle Konya, kendine bir kez daha ayna tutsun. Belh'ten Konya'ya uzanan o uzun yolculukta saklı irfanı yeniden keşfetsin. Alaeddin Keykubad'ın mektubunu sadece bir tarih belgesi değil, şehir için yenilenmiş bir "manevi davetiye” olarak okusun. Ve bizler de, bu davete icabet eden Bahâeddin Veled ve ailesi gibi, gönüllerimizi, evlerimizi, şehirlerimizi hakikat güneşine açmayı başaralım. Çünkü hakikat şu ki: Mevlânâ'nın Konya'ya gelişi, Konya'nın da asırlar boyu süren bir irfan yolculuğuna çıkışıdır. Bugün bize düşen, o yolculuğu kaldığı yerden devam ettirmektir.
Bir Dergi Kapağından Türbelerin Hafızasına
Bir Tuğranın Hikâyesi: Taş, Su ve Hafıza
Yazma Eserlerin İzinde – Akif Atakan (Mestanlı /Bulgaristan)
Yazarlık Mektebi
Yazma Eserlerin İzinde; Belviranlı Koleksiyonu’nun Sessiz Hikâyesi
Taşın Hatırlattığı Ahlâk: Köy Odalarından Misafir Taşına
Alaeddin’den Mevlânâ’ya Ramazan Yürüyüşü
Ramazan’ın Gölgesinde Soru ve Birkaç Teklif -8-
Medeniyet Tasavvuru, İcazet Zinciri ve Erenköy Mahallesi-7-
Siyasetle İmtihan: Milletvekilinden Çok, Vaiz-6-